|
İkinci dünya savaşı sonrasında bölüşülen Avrupa, bölüşülmeye çalışılan dünya için bir örnek teşkil etmekteydi. İki süper devletin başını çektiği siyasi ve ekonomik modellerin bir kavgası gibi görülen bu durum diğer açıdan yüzyıllardır süre gelen batı-doğu kavgasının bir başka şekli olarak da algılanabileceği gibi, Rus İmparatorluğu döneminden kalan batıya ve sıcak denizlere açılma politikası ve buna karşı oluşan ittifakın bir başka örneği olarak da algılanabilir.
|
20 yy. ikinci yarısı ile birlikte sanayi devriminin yanı sıra bilgi ve iletişim devrimi de yaşanmaya başlamış, artık yüzlerce ton ürünün karşılığı küçük bir kutunun içine yerleştirilen onlarca entegre devreden ibaret olsa da bu durum devletlerin yayılımcı politikalarını engellememektedir.
Her ne kadar yayılımcılık eski dönemlerdeki gibi direkt savaşılarak ordu işgali gibi olmasa da bunun yerine daha derin ve siyasi-kültürel işgaller şeklinde yapılmaktadır. Fakat bazen bu durum yetersiz kaldığında veya karşı çıkışlar olduğunda kimi zaman işgal edilecek ülke yönetiminin daveti metodu ile resmi işgal yöntemi de uygulanmaktadır.
SSCB ile ABD arasında 2. Dünya savaşı öncesinde yapılan Avrupa’nın paylaşımı siyasi dengeler kadar, siyasi-ekonomik doktrinler açısında da önemlidir. İkiye ayrılan Avrupa bir yandan kapitalist sistemin, diğer yandan da sosyalist sitemin uygulama merkezi olmakla kalmamış her alanda birbiri ile rakip olan bu sitemlerin bir anlamda çarpışma alanı haline gelmiştir.
SSCB’nin 1979 yılında Afganistan hükümetinin daveti ile başlayan işgal, çok değil 10-15 yıl öncesinde ABD ile Vietnam arasında yaşananlara benzerlik içermektedir. SSCB’nin bununla sağlayacakları, Afganistan sayesinde sıcak denizler olarak adlandırılan okyanuslara çok rahat inecek bir kapı açması, aynı paralellikte siyasi-ekonomik sistem uygulayan Çin ve diğer güneydoğu Asya ülkeleri ile temaslarında kısa yol bulması, ABD’nin Büyük Okyanus üzerindeki hakimiyetini tehdit etmesi gibi sonuçları doğurmaktadır.
SSCB açısından bir diğer önemli sonuç noktası ise İslam dininin hakimiyetinde yer alan bölgenin sınırlarına yakın ve tarih boyunca karmaşıklığın ve savaşın hakim olduğu Ortadoğu da iyice söz sahibi olacağıdır. Üstelik 1979'da İran'da ABD ve dolayısı ile batı yanlısı olan Şah iktidarı yıkılmış yerine İslam dinini devlet yönetimi olarak benimseyen Humeyni ve ona bağlı mollalarca yönetim ele geçirilmiştir. Bir anlamda Ortadoğu da ABD’nin sıkıntılı dönemidir.
1979-1980 yılları açısından ABD için hem kayıp hem kazanç yılıdır. İran her ne kadar İslamcı bir devlet yönetimi biçimine girip tamamen kendisinden kopsa da öte yandan müttefik ve ileri karakol görevindeki Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile ABD’nin ve kapitalizmin uygulama merkezi haline gelmiştir.
1979 yılında ki SSCB’nin Afganistan işgali ile başlayan yayılımcı politikasından çok öncesinde ABD tarafından kısmi olarak uygulamaya konulan yeşil hat politikasının tam olarak devreye alınmasında bu döneme rastladığı söylenebilir. Bir anlamda kızıl yayılmacılığa karşı yeşil hat oluşturulacak, SSCB nin desteklediği kesimlerin karşısında din ve milliyetçi ağırlıklı kesimler desteklenecektir.
Afganistan da SSCB’nin başarısızlığının altında yatan nedenlerden biriside tıpkı Vietnam-ABD olayında olduğu gibi milliyetçi unsurların yanı sıra ağırlıklı olarak dini unsurlardır. Gelişimin düzeyinin yeteri kadar gelişmediği, manevi ve dinsel duyguların ağırlıkta olduğu, dinin yaşamın her alanında etkisinin yüksek derecede hissedildiği bir toplumda karşı unsur olarak kullanılabilecek en saldırıcı unsur doğal olarak ki dindir.
9 Kasım 1989 da yıkılan Berlin duvarı ile dünya yeni bir söylemle tanışma yolunda o an için çok fazla far edilmeyen ilk adımını atmıştır. İki parçaya ayrılan dünya da sosyalist sistem çöküntüye uğramış, bu savaştan zaferle çıktığını kabul eden kapitalist sisteme liberal ekonominin dünya boyutunu uygulamaya başlayacaktır. Artık sermayenin dini, dili, ülkesi olmayacak sermaye dünya üzerinde dolaşan her hangi bir ülke için değil insanlar için olduğu kabul edilen global ekonomi içerisinde yer alacaktır. Bir anlamda ülke sınırlarını kaldırıp devlet anlayışını yok sayan komünizmin bir farklı uygulamasıdır.
Ta ki 11 Eylül 2001 tarihinde New York şehrinin gurur kaynaklarından olan ikiz kulelere iki uçak çarpıncaya kadar. Global ekonominin dil, din, ırk ayrımı yapmaksızın dünyada hüküm süreceği geleceğin insanlık açısından ortak noktanın ekonomi olacağı, insanlar için yaşadığı ülke, din ve diğer kültürel kavramların yok sayılıp tek merkezde toplanacağı varsayımının çöküntüye uğradığı gündür 11 Eylül.
İnsanlar için hala bazı kavramların ekonomi, para, iş gibi kavramlardan üstün olduğunun göstergesidir. Milliyetçiliğin içinde yer alan din unsurunun göz ardı edilmesinin bir sonucudur. Siyasi-ekonomik modellerin yayılımcı politikalarına karşılık olarak oluşturulmaya çalışılan dinsel milliyetçiliğin, dinsiz, ulussuz, tek dilli ekonomik birleşime vurduğu bir tokattır 11 Eylül.
Medeniyetler çatışması olarak adlandırılan aslında 11 Eylül 2001 tarihinden önce de var olan, insanlığın her döneminde yaşanan din milliyetçiliğinin bir ürünüdür. ABD ve soğuk savaş döneminde SSCB’nin yaptıkları da medeniyetler çarpışmasının bir başka örneği değil midir aslında? Kendi kültür, siyasi, ekonomik ve yönetim sistemlerini yaymak dolayısı ile kendi medeniyetlerini kabul ettirmek değil midir?
Bu savaşların içerisinde piyon olmak yerine asıl olmak istiyorsak, çalkalanan dünya içerisinde dim dik yerimizde durmak istiyorsak yapmamız gereken ulusal birlik ve bütünlük içerisinde, laik ve demokratik temellere oturmuş, güçlü ve eşitlikçi devlet olmayı başarmaktır.
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|