|
Toplumları ve bireyleri ırk, kabile, soy ayrımları anatomik yani bedenin dış görünüşü ve fizyolojik yapısı ile alakalı olduğu kadar kültür ile de doğrudan bağlantılıdır.
Kültür genel anlamda içerisinde din ve inancı, gelenekleri, erkek-kadın ilişkilerini, günlük davranışları, miras ve aile toplumsal bakışını, bireysel davranışlar şekillerini, yerleşim şeklinden dile kadar bir çok alt katmanları içerisinde barındıran bir küredir.
Bireyin hangi ırk, millet veya ulustan olduğunu belirleyen bir kriter nasıl ki dış görünüşü, anatomik yapısı olduğu kadar en az bir o kadarda kültürüdür.
Bireyi doğumdan sonra farklı bir kültür ortamında yetiştirmeniz durumunda kültürel olarak gen bağı bulunan anne-babasından farklı bir kültürde yetişmesi sonusu yeni bir kültürel kimlik kazanır, ancak bu kazanım fizyolojik yapısı ile uygun mudur veya gerçekçi midir?
Bütün bunların ışığında Hz.Muhammed’e, Hz.Ali, Hz.Fatma, imam Hasan, İmam Hüseyin ve diğer imamların içinde bulundukları kültürel ve anatomik bağlarına bakıp ırksal açıklamayı yapmak gerekir.
Gerek peygamber gerekse imamlar doğal olarak Arap ırkının anatomik görüntüsünü taşımaktadırlar. Yani fizyolojik açıdan Arap'tırlar.
Kültürel açıdan baktığımız zamanda Arap ırkının kültürel özelliklerini taşıdıklarını çok rahat görürüz.
Gerek inanç, gerekse kültürün diğer kriterleri bakımından incelediğimizde peygamber ve soyu bütünü ile Arap olduğu yadsınamaz bir şekilde görülür. Bunu örnekleri ile sunmakta mümkündür.
Hz.İbrahim'İn oğlu Hz.İsmail ile birlikte Mekke şehrinde Kabe'yi inşa etmiş ve ibadet yeri olarak kullanmıştır. Kendilerini Hz.İsmail'den geldiğini kabul eden Araplarca da Kabe kutsal sayılmış, yılın belli dönemlerinde hac olayının gerçekleştiği merkez kabul edilmiştir. Bu duruma peygamberin bir itirazı karşı çıkması bir tarafa bizzat kendisi ve aile tarafından kutsal sayılmış, ibadetin merkezi kabul edilmiş, hac görevinin yapılacağı merkez olarak benimsenmiştir.
Diğer bir noktadan peygamber ve ailesi konuştuğu dil, kadın-erkek konusuna bakışı, miras ve aile olayına yaklaşımı gibi bir çok açıdan tipik Arap özelliklerini taşımaktadırlar.
Buraya kadar peygamberin ve Ehl-i beytin ırksal açıdan konumlarını gerek anatomik gerekse kültürel olarak kısaca açıklamaya çalıştım.
Genelde üzerinde özellikle durulan konu değerlendirme kısmı olan dinsel ve dogmatik bakış açısı ile değerlendirme çalışalım.
Bu konudaki genel tanımlama ve görüşlerden örnek vermek gerekir ise; Irk,soy,boy,kabile bunlar toplumsal,sosyal içerikli kavramlardır.Olaya aşk boyutundan bakmak gerekir. Akıl aşk boyutuna ulaşamaz. Peygamberlerin soyları Adem’den sonra Şit peygamber ve onun eşi Naciye den gelmiştir. Adem her milletin atası ama sonradan Dünyaya nur olarak zuhur eden NACİYE'dir. İşte nurun ikinci kez tecelli ettiği ve ondan sonraki Peygamberlerin Velilerin hepsi bu nurdan gelmiştir. Yani bu nurun oluşturduğu kavim olan GÜRUHU NACİ kavminden gelmişlerdir. Dolayısı ile dedelerin Güruhu Naci soyundan olan Muhammed - Ali soyundan olması gerekir. Bunlara evladı resul de denir. Eğer dede soylu olup bilgisi yoksa zaten onun mürşid i yoktur. Mürşitsiz menzile varılmaz. ''73 MİLLETİN 72 si NARA YALNIZ GÜRUHU NACİ'YE ŞEFAATİM VAR'' Hz. Muhammed (sav) işte bu güruhtan Muhammed - Ali nuru aynı anda zuhur etmiştir. Dünya döndükçe o kavmin nuru (dedeler,seyidler) devam edecektir. Ve Aleviler bu kavime nur gözüyle bakıp hak bilmişlerdir. Hz. Peygamber ve İmam Ali, Haşimi soyudur, bu soy yine Naci kavmine çıkar. Arap dünyasına bilerek zuhura geldiler ancak Arap değillerdir. Bu noktada temel alınan vahyi kitapları olan Kuran, Tevrat ve İncil olmak aşıkların söz ve yazıları.
Güruhu Naci kavminin, Şit peygamber ve onun eşi Naciye'den kaynaklandığını, Adem her milletin atası ama sonradan Dünyaya nur olarak zuhur eden Naciye'nin nur olarak ikinci kez tecelli ettiği ve ondan sonraki Peygamberlerin Velilerin hepsi bu nurdan geldiğini beyan edilir.
Bu noktada değerlendirmemiz gereken diğer kavramlar ise vahdet-i vücut, vahdet-i mevcut, tenasüh, hulul/zuhur, devriye. Bu kavramlara kabaca bakarsak;
Vahdet-i vücut: Bu inanca göre her şeyi var eden, şeylere hayat veren "vücudu mutlak" yani Allah'tır. Bu inanca göre insan ruhu Tanrı'nın ruhunun bir parçasıdır, İnsan ve evren Tanrı'nın bir "tecellisi" , görüntüsüdür. İnsanla tanrı birlik içindedir. Yaratılış, Tanrı'nın evreni ve insanı yoktan var etmesi değil, kendisini görünür hale getirmesidir.
Vahdet-i mevcut: Buna göre Tanrı evrenin, bireylerin, doğanın birliğidir. Yaratmak ve yaratılmak edimleri Tanrı'nın "her şeyin birliği" olarak adlandırıldığı bu inanışta kaybolmuştur. . Tanrı göğün yedi katında değil, tüm varlıktadır. Tanrı’ya yakın olmak, Tanrı’yla bir olmak ve Tanrı- evren- insan üçlüsünden oluşan “birliği” Tanrı olarak algılamaktır.
tenasüh: Ruh göçü.
hulul: Tanrı ruhunun herhangi bir bedene girdiğine inanmak.
devriye: İnsan ruhunun asıl kaynağı olan gerçek varlıktan (Vücud-u Varlık) ayrılıp, tekrar ona dönünceye kadar geçireceği evrelerdir. İnsan baba beline ve ana rahmine gelmeden evvel, önce cansızlar, sonra bitkiler ve hayvanlar aleminden geçer. Bunlardan geçmeden önce dört kuvvetin içindedir. Bu dört kuvvet toprak, su, hava ve ateş'tir. İnsanın dört kuvvetten önceki hali ise NUR'dur (Işık'tır).
Baba ve anne'nin çocuğuna vereceği kromozomları, genleri ve fiziksel özelliğidir. Beden bir anlamda Can'ın üzerindeki elbiseden ibarettir, Can'ın görülen halidir, gözün görebileceği, algılayabileceği beynin şekilsen tarifini yapabileceği bir örtüdür.
Çocuk yani insan, babadan ve anneden kişi fiziksel yapısını, anatomik özelliğini, bedeninin şekillenmesini sağlayan genleri ve kromozomları alır.
Bedeni asıl yapan onu anlam katan Can ise ne annedendir ne babadandır.
Tenasüh, yani ruh göçüne ve buna bağlı olarak devriye kuramına ve bunların çıkış noktası olan vahdet-i vücut/vahdet-i mevcut'a inanıyorsak, doğru kabul ediyorsak bunların sonucunda Can'ın anne ve babadan özellik almayacağını da kabul etmemiz gerekmektedir.
Aksi halde ne devriye ne tenasüh ne de vahdet-i vücut/vahdet-i mevcut bir anlam ifade etmez.
21 asrın ilk çeyreğinde yer aldığımız bir dönemde erkek ve dişi'nin birleşmesi ile meydana gelen canlıda baba ve annesinden neleri alacağı bellidir.
Siz çocuğunuza ancak fiziksel yapı taşlarını verirsiniz, onun taşıdığı Can'ı veren, var eden veya oluşturan siz değilsiniz.
Siz çocuğunuza kültürünüzü verisiniz, eğitirsiniz, Can'ın kamil insan olması varlığa ulaşması ve onunla bütünleşmesinde asıl olan eğitimdir, taşıdığı fizyolojik genlerin hiç bir önemi yoktur. Çünkü Can gözün gördüğü beynin algıladığı değildir. O gerçek dolayısı ile mutlak varlık olan Tanrı'nın bir parçası, onun yansımasıdır.
Bedensel özelliğini anne ve babasından alan kişinin nasıl bir Can/ruh taşıdığını, devriyenin hangisinde olduğunu, hangi tenasüh ile bedende bulunduğunu kim bilebilir ki.
Asıl olan kişinin yani Can'ın kendisini eğitmesidir, kamil insan olmaya yönelmesidir, gerçeğe mutlağa ulaşmak için çabalamasıdır.
Kuran'da peygambere "sadece bir uyarıcı, elçi olduğu" vurgulandığı gibi, kendisini eğitmesi ile gerçeğe ulaştığı belirtilir. Buyruk'da yaşanmış bir olaya değinilerek Tanrı katında imamların bile soylarından dolayı üstün olmadıklarından bahsedilir.
Bütün bunların ışığında hangi bedenin sizin deyiminizle Güruhu Naci kavminden Can taşıdığını kim bilebilir ki? Ancak hayır Can'ı veren, Can'ın özelliklerini belirleyen, Can'ı oluşturan babadır diyenlere elbette ki sözümüz olmaz. Bu da ne Kuran'a ne vahdet-i vücut’a/mevcut’a, ne devriyeye ne tenasühe uyar. Bu ancak kendinizi yaratıcının parçası görmek yerine kendinizi yaratıcı kabul etmek olur.
Av.Ali Güvercin'in "Yaratılış ve İnsan, Peygamberler ve Hz. Muhammed, Dinler ve Alevilik" isimli makalesinde yazdığı gibi "Tanrı'nın Nur’unun İnsan-ı kamil olan insanda tecelli etmesi" ve de "Kuran da söylendiği gibi, Tanrı yüzlerce nebi göndermiştir. Kitabı olmayan ve 4 adette kitabı olan peygamber gönderilmiştir. Bu cümlenin ışığında ve bilimin de yardımıyla, Buda Konficyus ve Brahmanin bu Nebilerden birileri olmuş olduklarını kabul etmemiz gerekir"
Görüleceği üzere nebileri, velileri, pirleri bir ırkın, bir soyun tekeline sokmak, belirlemek yanlıştır.
Kuran, Tevrat ve İncil'de ismi geçen bütün nebiler ve kişiler Ortadoğu, Arap yarımadası kökenlidir. Bu sadece bütün nebilerin bu bölgeye veya bu topluma geldiğini mi gösterir? Dünya'nın başka hiç bir toprak parçasına ve toplumuna nebi gelmemiş midir?
Vahyi gökten kelimelerin dökülmesi midir yoksa Can'ın ulaştığı noktada kelimelerin diline gelmesi midir?
Nebiler sırr-ı hakikat'e ulaşmış ve ulaştıkları bu noktada içinde bulundukları topluma sır'dan bir parça vermek ve de eğitmek amacı ile içlerindekini dışarıya yansıtmış Can değiller midir?
Ehl-i beyt kelimesi iki anlam içermektedir. Görünen yani zahiri anlamı ile ehl-i beyt Hz.Muhammed'in ev halkını, soyunu temsil etmektedir. Ancak Batıni anlamı ile ev halkı onun yolundan gidenleri temsil etmektedir. Onun kurduğu inşaa ettiği din ve inancı kabul edip layığı ile uygulayandır. Bu yolun esası ise ahlak, erdem ve tevhittir. Bu yol sadece peygamberin oluşturduğu bir yol'mudur yoksa kamil insan mertebesine ulaşan, vahdet-i mevcut olan, varlık birliğinde mutlak varlığa ulaşan bütün Can'ların yol'umudur?
Dedelerin kan ve ırk bakımından ehl-i beyt'en olup olmadığı konusuna bir bütün içerisinde sosyal, kültürel ve inançsal anlamda değerlendirmeye yeniden dönersek.
Ehl-i beyt soyundan Horasan bölgesine en büyük göç 18 erkek 19 kız çocuğu olan yedinci imam Musa-i Kazım ve akabinde sekizinci imam Ali Rıza döneminde yaşanmıştır. İmam Ali Rıza'nın mezarı da Horasan’ın Tus kentinin Senabad köyünde bulunmaktadır.
Bu büyük göç sosyolojik açıdan önemli bir olayıda peşi sıra getirmiştir, Ehl-i Şia/Şii ile Türkmen toplumu Horasanda karşılaşmış, bir araya gelmiş ve altıncı imam Cafer-i Sadık tarafından öğreti haline getirilmeye çalışılan Ehl-i Şia/Şii den etkilenilmiştir.
Dikkat ederseniz 9. asırda yaşanan bu olaylarla Türkmenlerin Horasanda bulunması, Türk-Türkmen boylarının Müslümanlığa yoğun geçişi aynı dönemlere yaklaşık denk gelmektedir.
Sizde kabul edersiniz ki sosyolojik terminoloji bakımından yedinci imam Musa-i Kazım'ın ve sekizinci imam Ali Rıza'nın aileleri soylu aile olarak kabul edilir.
Bu tür ailelerde geçmiş, kültür, dil, uygulama, inançların devamı ailenin sürekliliği ve kabulü açısından önemlidir. Bu nedenledir ki soyu bütünü ile Hz.Ali'ye dayanan bu ailelerin ve fertlerinin atalarının kültürlerini, inançlarını katı bir şekilde uyguladığı da kesindir.
Bundan ötürüde ailelerin Hz.Muhammed ve Hz.Ali'den beri hatta onlarından atalarından kendilerine miras kalan din ibadetlerini, kültürlerini, geleneklerini sürdürmesinden daha doğal bir şey olamaz.
Hz.Muhammed ve Hz.Ali'nin bugün Müslümanlığın genel ibadet şekillerini uygulamadıklarını, namazı (sayısı, içeriği ve zamanı bugün ki gibi olmasa bile) kılmadıklarını, Kabe'ye hac görevine gitmediklerini, Ramazan ayında oruç tutmadıklarını, dinsel ibadet şekillerinin Mekke'nin ve dolayısı ile Arap yarımadasının geçmişindeki gibi olmadığını söylemek büyük bir hata olur.
Aynı şekilde Kuran'da yer alan ve aslında Arap kültürünün ve geleneklerinin devam ve örneklemesinin verildiği erkek-kadın ilişkisi, evlilik, miras, toplumsal aln, kölelik, şahitlik gibi unsurlarda ibadet şekillerinde olduğu gibi aynen Hz.Muhammed ve Hz.Ali'nin yaşamlarında yer almaktadır.
Dikkat edersiniz ki Kuran da yer alan bütün örneklemeler, tasvirler, toplumsal kurallar, hukuksal görev tanımlamaları Arap kavminin geçmişinden, geleneklerinden, kabullerinden, ibadet şekillerinden kısaca kültür ve inançlarından izler taşımaktadır.
Ataerkil toplumlar (nerede ise bütün toplumlar ataerkildir) soyun devamı erkeğe bağlandığı gibi kültürün, inancın devamı da erkeğe bağlanmaktadır. Erkek evlendiğinde kendi kültür ve inancını gerek toplumsal gerek yerleşimsel ve gerekse yaşam alanı nedeni ile devam ettir ve bununla da mükelleftir.
Ancak kadın evlendiğinde ailesinden kendisine kalan kültür ve inancı devam ettirmez ettiremez. Evlendiği kişinin, girdiği ailenin kültür ve inancını öğrenir, benimser ve bunu sürdürür.
Bir anlamda toplumlarca kültür ve inancın devamı erkeğin sorumluluğuna verilmiştir. Kadının sorumluluğu girdiği ailenin kültür ve inancını almak ve uygulamaktır.
Bu nokta da bir tarihsel araştırmanın sonucunu vermek istiyorum.
İsmail Onarlı'nın "Horasan'dan Anadolu'ya Şeyh Hasan Ocağı ve Aşireti" isimli araştırma kitabında Şeyh Hasan ocağının kurucusunun hayatının ilk kısmını ve aile kökenin şu şekilde anlatmaktadır. “Türkistan’ın Yesi şehrinin Üç-Kurgan yöresinde doğan Şeyh Hasan; Oguzlar’ın Bozok kolunun Günhanoğulların Bayat boyunun On-Er oymağındandır. Şeyh Hasan dünyaya geldiğinde dedesi Bahşi Han oymak beyidir. Abbasi zülmünden kaçan Hz. Muhammed-Ali soylu Musa-ı Kazım neslinden olanlar Bahşi Han’a sığınırlar. Bahşi Han oğlu Ahmed’i sığınmacı Musa-ı Kazım’ın oğlu Abbas’ın kız torunlarından Vedduha ile evlendirir. İşte, bu evlilikten Şeyh Hasan doğar.
Bahşi Han oğlu Ahmed, bir seyyide ile evliliğinden sonra kendini tasavvuf ve Alevi öğretisine verir. İlim ve irfan sahibi olan Ahmed, Şeyh ve Hâce ünvanıyla anılmaya başlar. Hz.Ali’nin oğlu Muhammed Hanifi soylulardan ve Hz.Hüseyin oğlu Zeyd soylu seyyidlerden; Kuran’ın batıni (içsel) özünü ve İlm-i Ledün konusunda feyz ve el alır. Batıni ve İsmaili örgütlenmelerde bulunur. Sufilik mahlasi olarak da “VERANİ” lakabı verilir.(4.d)
Bundan sonra “Şeyh Ahmet Verani” olarak ün salar. Şeyh Ahmed Verani’nin Şeyh Hasan’dan sonra Şeyh Ahmed adında bir oğlu daha olur.
Şeyh Ahmed Verani 10-12 yaşlarına gelen iki oğlunu amcazadesi olan Hâce Ahmet Yesevi (1103-1228) dergâhına eğitim ve öğretim için verir. Şeyh Hasan ve Şeyh Ahmed; Yesi’deki dergâh da; Türkçe tarikat erkânı ve sülük adâbını, İslami ilimleri ve Türk sufiliğini, ahlâki ve tasavvufi kaide ve kurallarını kısa zamanda öğrenerek Hâce Ahmed Yesevi’nin halifeleri arasına girerler.” Türk-Türkmen boylarının inanç ibadet ve kültürlerinin Arap kavimlerinin ki ile aynı olması beklenebilir veya aynı mıdır?
Sanırım bu soruya verilecek cevap hayır aynı değildir olsa gerek.
Arap kavimden gelen ve soylu aile kabul edilebilecek olan inanç ibadet ve kültürüne sıkı sıkıya bağlı Ehl-i beyt soyundakilerin Türk-Türkmen inanç ibadet ve kültürünü benimsemeleri kabullenmeleri olabilir mi?
Horasan da Türk-Türkmen boylarından ailelerin kızları ile evlilik yapan Ehl-i beyt soyundan olan erkeklerin kendi kültür inanç ve ibadet şekillerini terk etmesi mümkün müdür?
O halde Horasan da gerçekleşen evliliklerde kültürel inaçsal ve ibadetsel değişiklikler meydana gelmemiş, ataerkil toplum geleneğini sürdürülerek erkeğin kültür, inanış ve ibadet şekli hakim olmuştur.
Bütün bu tespitlerin bilgilerin verilerin ve bilimin ışığında şu söylemek yanlış olmaz; Horasan da yapılan evliliklerde kültür ve ibadet değişimi olmamış, Ehl-i beyt soyu ile bağlantı evlilik yolu ile kurulmuş ve Türk-Türkmen kültür ibadet ve inanışı Ehl-i beyt'en kız alan ailelerce sürdürülmeye devam etmiştir.
Kısaca ehl-i beyt soyuna bağlı olma, seyid olma durumu erkek tarafından değil kız tarafından olup kız almak sureti iledir.
Peki bunun bir önemi var mıdır?
Eğer ki seyid'lik, dede'lik, Evlad-ı Resul’lük ve Ehl-i beyt soyundan olma koşulunu "soy erkekten devam eder" diye kabul edersek vardır. Bu durumda Anadolu da yaşayan seyid kabul edilen hiçbir dede’nin, hiç kimse’nin soyu bu bağlamda seyid, evlad-ı resul, soyu ehl-i beyt'e dayanmamaktadır.
Buna karşı olacakların öncelikle Arap yarımadası, Ortadoğu gibi bölgelerde yaşayan evlad-ı resul, seyid, Ehl-i beyt soyundan olanların kültürlerine, ibadet ve inanışlarına bakması gerekir.
Yukarıda da açıklamaya çalıştığım gibi önemli bir soy olan Ehl-i beyt’en gelen kişilerin 9. asır ile 11. asır arasındaki 200 yıl içerisinde kendilerini önemli kılan ve atalarından miras kalan kültürlerini, dillerini, ibadet şekillerini, ritürllerini v.b. değiştirdiklerini bütünü ile Türk-Türkmen kültürünü, dilini, ibadet şeklini, ritüellerini benimsediğini söylemek bilimsel olmadığı kadar mantıksızdır da. Bir konuda en önemli örneklemenin yapılacağı bir hususta Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin Türk-Türkmen oluşu ancak aynı zamanda erkek soyuna dayalı Evlad-ı Resul olması, Ehl-i beyt soyundan gelmesi, seyid olmasıdır. Bu konuda da genel veya bir kısım görüş şu yöndedir; Hacı Bektaş, İmam Musa-i Kazım'ın soyundan gelmekte ve kendine ''PİRİ TÜRKİSTAN' demekte, yani Türklerin piri. Bununla beraber 80 bin rum eri, 90 bin horasan piri, yine Türk olduklarını beyan etmişlerdir. Anadolu’yu da Türk - İslam sentezinde irşat etmişlerdir.
Hacı Bektaş Veli Türk olduğu için Hz. Ali’de Türktür. Tıpkı Şah Hatayi, Pir Sultan, Yunus Emre, Fuzuli’nin Türk olduğu gibi. Hünkar Hacı Bektaş Veli olmak üzere Şah Hatayi, Pir Sultan,Yunus Emre ve Fuzuli elbette ki Türk’tür Türkmen’dir.
Zaten Türk-Türkmen oldukları için dilleri, gelenekleri, inançları, ibadet biçimleri, kültürleri, kadın-erkek yaklaşımları, topluma bakışları Arap kavminden dolayısı ile Hz.Muhammed Hz.Ali kısaca Ehl-i beytten farklıdır.
Eğer ki Arap veya Arap kavminden gelmiş olsalardı, eğer ki soyları erkek tarafından Arap kavmine ve dolayısı ile Ehl-i beyte bağlı olmuş olsaydı yazdıkları, eserleri, düşünceleri çok farklı olurdu.
Ben Hünkar Hacı Bektaş Veli'yi Arap görmüyorum. Görmediğim içinde soylarının erkek soyuna bağlı olarak Evlad-ı resul, seyid, Ehl-i beyt'e dayanmadığını söylüyorum.
Bir yandan soy erkekden devam eder deyip diğer yandan buna bağlı olarak Hünkar Hcı Bektaş Veli'yi erkek soyuna bağlı olarak Ehl-i beyte dayandıran Evlad-ı resul kabul eden bir anlamda onu Araplaştıranlara itiraz ediyorum.
Asıl Araplarla arası iyi olanlar öyle sanırım ki bir yandan soy erkekden gelir deyip diğer yandan Hünkar'ı erkek soyu tarafından Ehl-i beyte bağlandıranlardır.
Hünkar'ımın güzel bir sözü vardır bilirsiniz; "İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır"
Makala-ı Hacı Bektaş-ı Veli'yi okuduğunuzda, Vilayetneme'yi okuduğunuzda Hünkar'dan miras kalan sözleri incelediğinizde Hz.Muhammed'in Hz.Ali'nin yaşayış tarzını, ibadet şeklini, inanç ritüellerini, kültürünü görüyorsak ancak o zaman Hünkar gerçekten erkek soyu tarafından evlad-ı resul'dür, o zaman Ehl-i beyt soyundan gelmedir diyebiliriz.
Bütün bu olguların ve bilimin ışığında dedelerin erkek soyuna dayalı olarak Evlad-ı Resul, Ehl-i beyt soyundan olduğunu iddia etmek veya öne sürmek, karanlığa yürümektir.
ÇOK ÖNEMLİ UYARI: Sitemizde yayınlanan tüm yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Herhangi bir başvuruda, bu yorumları yazanlara dair her türlü bilgi, adli mercilere ulaştırılacak, gerekli hukuki önlemlerin
alınmasına yardımcı olunacaktır. Editörlerimiz; hukuk veya ahlak dışı mesajları yayından kaldırabilir; sorumluların
saklı tutulan bilgilerini hukuk danışmanı aracılığıyla adli kurumlara iletir.
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|