3 Eylül 2008 tarihi Alevi toplumu için olduğu kadar Türkiye içinde önemli bir kararın alındığı bir tarih. Belki de ileride Laiklik günü olarak kutlanmasının bile gündeme geleceği bu tarihi önemli kılan Aydın'ın Kuşadası Belediye Meclisinin almış olduğu karar.
Bu karar uyarınca Kuşadası'nda bulunan Cemevi ibadethane statüsünde kabul edilerek belediyece tahsil edilen su parası camiler için uygulanan tarifen hesaplanacak. Böylesine önemli bir kararın alınması bir dönüm noktasıdır.
Kararın alınmasının perde arkasını Turan Eser'in yazısında detaylı bir şekilde öğreniyoruz ki 23 Ağustos 2008 günü yapılan görüşmeler ve çabalar sonucu alınmıştır. Bu kararda emeği geçenlerin her birisine ayrı ayrı teşekkür etmek gerekir.
İki dönemdir Belediye Başkanlığı görevini yürüten AKP'li Fuat Akdoğan başta olmak üzere kararı oy birliği ile alan ve 2004 yerel seçim sonuçlarına göre AKP'nin yedi, DYP'nin dört ve CHP'nin dört üye soktuğu Belediye Meclis üyelerine de ayrıca teşekkür etmek gerekiyor.
Alevi toplumun nüfusun ağırlıklı bölümünü oluşturduğu ve yerel yönetimin yıllardır sol yelpazede yer alan partilerce yönetilen ilçelerde dahi alınmayan veya alınamayan bu tarihi kararın önemli oranda ağırlığın siyasi yelpazenin sağında yer aldığı bir belediye meclisince alınması dikkate şayandır.
Bir yandan "Alevi açılımından" söz eden, diğer taraftan cemevlerini cümbüş evi sayan zihniyeti destekleyen ve cemevini ibadet yeri kabul etmeyen iktidardaki AKP, beri taraftan aynı partinin Belediye Başkanı ve meclis üyeleri.
Ancak, muhtaç vatandaşlara ücretsiz sağlık hizmeti veren, 10 tona kadar kullanılan sudan para almayan yerel yönetimlerin yargılandığı bir dönemde Kuşadası Belediye Meclisinin almış olduğu bu kararın uygulanabilirliği, ne derece hayata geçeceği veya ne kadar süreceği bir muamma. Çünkü merkezi idarenin düşünce yapısı açısından gerçekliliği belirsiz.
İnsanın aklına 2007 yılının son aylarında yaşanan AKP'nin Alevi açılımı geliyor. O günlerde Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı olan
Turan Eser, AKP'nin somut bir açılımı olmadığı, ancak tepki toplamaya yönelik açıklamalarla iktidarın nabız ölçmeye çalıştığını belirterek bu düzenlemenin amacının yerel seçimlerde Alevilerin oylarını elde etmek olduğunu vurgulamaktaydı.
Acaba
Turan Eser'in belirttiği üzere iktidar kendisinden bir belediye aracılığı ile nabız ölçüp yerel seçimlere hazırlık mı yapıyor? Umarız böyle değildir.
Turan Eser aynı röportaj içinde bir gerçeği dile getirmişti; "Somut olarak görülen tek şey cemevlerinin ibadet yeri olarak kabul edilmesi". Bu son derece gerçek, olması gereken bir durumun ifadesiydi.
Kuşadası Belediye Meclisi tarafından alınan bu tarihi karar önemli olmakla birlikte gerçekçimidir diye bakmak gerekir. Hali hazırda 3194 sayılı İmar Kanunu'nun uygulanmasında ki sorunlar çözümlenmedikçe, 2002/4100 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 2. maddesinin (f) bendi değiştirilmedikçe, en önemlisi ise laiklik tanım ve içeriğinin netleşmedikçe yaşanan bu olumluluğun gerçekçiliğinden bahsedemeyiz.
Osmanlı İmparatorluğunun yıkılarak Türkiye'nin kurulması sürecinde teokrasiden laik bir yapıya geçiş olmuş, laiklik bağlamında din ve devlet işleri birbirinden ayrılmış, devletotoritesiyle din otoritesi sınırlandırılmış ve Katolik Avrupa ülkelerinde olduğu gibi din devletin denetimi altına alınmıştır.
Her ne kadar laik sistem içinde din ve devlet işleri ayrılmış ve dinin devlete müdahalesi ve etkisi önlenmişse de,Protestan veAnglikan ülkelerdekisekülerizm bir yapıya bürünmemiş veya azda olsa sekülerizm kaynaklı/etkili bir laiklik oluşmamıştır.
Anayasamıza göre Türkiye laik bir devlet olmakla, herkes felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit sayılmakla birlikte ne yazık ki pratikte Alevi toplumu açısından bunları görmek mümkün olmamaktadır.
Keza Anayasamızın 24. maddesine göre "Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir". Fakat ne yazık ki Alevi toplumunun dini ayin ve törenleri 14. maddede belirtilen hükümlere aykırı olmamasına karşın Anayasanın bu maddeleri uygulanmamaktadır.
Bu noktada kimi kesimlerce Anayasanın bu hükümleri dururken Lozan Antlaşmasının 43. maddesini öne sürmek yanlışına düşülmektedir.
Hilafetin kaldırılmasından yedi ay önce 24 Temmuz 1923 imzalanarak yürürlüğe giren Lozan Antlaşmasının "Kesim III Azınlıkların Korunması" başlığı altında yer alan 43. maddesinin giriş cümlesinde de belirtildiği üzere "Müslüman-olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları"na hitap etmektedir.
37. maddeden başlayıp 45. madde ile son bulan Azınlıkların korunması başlığın altındaki hükümlerde iki farklı açı vardır.
Birinci açıdan baktığımızda 37. madde uyarınca Türkiye 38. ile 44. madde arasında yer alan maddelerin kapsadığı hükümlerin temel yasalar olarak tanımaktadır. Burada dikkati çeken nokta ise 38. maddenin ikinci bendinde yer alan "Türkiye'de oturan herkes, her inancın, dinin ya da mezhebin, kamu düzeni ve ahlak kurallarıyla çatışmayan gereklerini, ister açıkta isterse özel olarak, serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacaktır" hükmüdür ki bununla bu şartların bütün Türk uyrukluları kapsadığı anlaşılır.
Ancak ikinci açıdan baktığımızda ise durum farklılaşmaktadır. Farklılaşmaya sebep ise 45. madde de yazılı olan "Bu Kesimdeki hükümlerle, Türkiye'nin Müslüman-olmayan azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan'ca da, kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır" cümlesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü bu madde ile azınlık tanımının din eksenli olduğu ortaya çıkmaktadır.
Lozan Antlaşmasının 43. maddesini öne sürmek, bütün Alevi toplumunun onayını almadan Aleviliği ayrı bir din olarak göstermek olur. Toplumun çoğunluğunun onayını almadan bu düşünce ve söylem ile hareket etmeye ise hiç kimsenin hakkı yoktur.
Her şeye rağmen bu doğrunun hayata geçirilmesinde emeği geçenlere bir kez daha teşekkürler.