Ezber bozulmadıkça sonu gelmez
15 Ağustos 1984 akşamı Eruh ve Şemdinli ile başlayan
olaylardan bu tarafa 24 yıl geçmiş. Başbakanı Turgut Özal'ın bir avuç eşkıya
yorumundan bugünün 350–400 kişilik bir güçle, üstelik havan mermisi, roketatar
gibi silahlara karakola saldıran bir güce dönüşen, bu zaman boyunca 40 bine
yakın insanın hayatına mal olan bir dönemden bahsediyoruz.
Adına terör, terörizm desek de yaşananlara baktığımızda
buna bölgesel bir iç savaş demek daha doğru olur gibi geliyor. 24 yıldan, 40 bin
insandan, bir bölgeden bahsediyoruz.
Bugünden geriye dönüp 24 yıla baktığımızda sonu gelecek
mi, ne zaman son bulur veya nasıl son bulacak diye sormaya bile korkuyoruz.
Her ne kadar artık bitsin desek bile sesimizi duyurmakta
güçlük çekmek bir yana nasıl olacağını sorgulamaktan çekiniyoruz. Düşünmek,
yorum yapmak ve dile getirmenin suç olduğu o kadar içimize işlemiş ki sadece
bitsin diyebiliyoruz.
Sonu gelir mi? Hayır, sonu gelmez.
84 doğumlular bir yana 88 doğumluları toprağa vermeye
başladık. Yavaş yavaş 90'lılara sıra geliyor. Kınalı kuzuları, gencecik
fidanları gönderiyoruz kara topraklara.
Acaba kaç defa duyduk "beli kırıldı, çökmek üzere,
bitiyor" beyanatlarını. Aktütün karakoluna düzenlenen saldırıdan çok değil
birkaç hafta öncede aynı sözleri duymuştuk. Ama bakıyoruz ki ne beli kırılıyor,
ne çökertiliyor ne de bitiyor.
Tam aksine bitmek veya sonlanmak bir yana körükleniyor,
yayılıyor. Ateşin sıçraması gibi yurdun diğer bölgelerine sıçrıyor. Hem de öyle
bir sıçrıyor ki bir bakıyorsunuz ki Anadolu'nun en batısında batı-doğu kökenli
yurttaş kapışmasına dönüşmüş.
Bunun sonu gelir mi? Hayır, sonu gelmez.
Çünkü tam azaldı derken bir yerden fitillenen barut
güneydoğudan başlayıp Anadolu'nun diğer ucuna gidiyor. Ağlayan anaların
çığlığına inat, kanla sulanıyor toprak ve ürün kin olarak fışkırıyor topraktan.
Bu ülke uğruna şehit olmuş oğlunun arkasından Kürtçe
ağıtlar yakan ananın diğer yandan dağdaki evladı için duyduğu tedirginliğe başka
hangi topraklarda şahit olunur bilmiyorum. Onun bin bir eziyet ile doğurduğu,
gözünden sakınarak büyüttüğü iki oğlundan birisi asker birisi terörist, birisi
ovada birisi dağda.
Başka hiçbir ülkede, hiçbir toprakta görülemeyecek bu
manzarayı umursamamak, çözüm yerine çözümsüzlüğe yelken açmak, ezbere dayanıp
tek doğru savunmak, bizim değil benim duygusu ile coşmakta sadece bu topraklara
ait olsa gerek.
Bunun sonu gelir mi? Hayır, sonu gelmez.
Bu kadar ezberin olduğu bir yerde sonu beklemek hayal
kurmaktan da öte olsa gerek. Hasan Cemal'e bu noktada bir açıdan hak vermek
gerekiyor. Her ne kadar Hasan Cemal tek yönlü bir bakış açısı ile "
'askerin tekeli altında' kaldığı için de bu sorun bir
türlü çözülemiyor"
diyerek tek sorumluyu asker olarak işaretlese de haklılık payı yok değil.
Bunca yıldır Askerin tekelini
kır(a)mayan, ezberi değiştirmek ateşe elini sokmak yerine sorumluluğunu devreden
hükümetlerin hiç mi suçu yok Hasan Cemal'e sormak lazım.
Emekli Genelkurmay Başkanı
Org. İsmail Hakkı Karadayı'nın, Fikret Bila'ya söylediği "Asker teröristle
mücadele eder. Onu etkisiz hale getirir, yakalar, teslim eder. Ama terörle
mücadele çok daha farklı, çok daha geniş bir kavramdır. Terörle mücadelenin
ekonomik, politik boyutu vardır. Teröristle kolayca mücadele edersiniz. Terörle
mücadele ise sadece askerin işi değildir."
sözlerine baktığımızda salt askeri suçlayan Hasan Cemal haksız olmaktadır.
Sadece emekli olmuş üst
komutanların değil mevcut üst komutanların bile dile getirdiği terör konusundaki
başarısızlığın nedenini askerden çok sivilde aramak gerekir düşüncesini de göz
ardı edemeyiz. Bunun sorumluları ilk gün "bir avuç eşkıya" olarak görmekten
başlayarak meydanlarda "Kürt realitesini tanıyoruz deyip arkasını getirmeyenler,
"ne isterlerse yaptık" diyerek popülist siyasetin arkasına sığınanlardır.
Sadece iktidarlar
koltuklarında oturan sivilleri sorumlu tutmak haksızlık olur. Bir şekilde
meclise giren muhalefetlerde en az iktidarlar kadar sorumludur. Terörün
beslendiği tabandan beslenen ve pozisyonunu bozmamak için ortaya somut
isteklerini koyamayan Kürtçü siyasetçileri de unutmamak gerekir.
Bunun sonu gelir mi? Hayır,
sonu gelmez.
Kan ile beslemeye
alıştırdığımız terör bir şekilde ezberimizi bozdurmazken, diğer taraftan
konumumuzun da dayanağı olduğu sürece bunun sonu gelmez.
Ezberimize öyle bir işlemişiz
ki terörü yok etmeyi kana, silaha, barut kokusuna bağlamışız. Öyle olmasa
askerin bile ayırdığı terör ve terörist mücadelesini ayırt edememe zaafında
olmazdık. Hasan Celal Güzel kendince terörle mücadele programı hazırlıyor.
Bir tek sivil ve siyasi çözümden bahsetmiyor, sanırsınız ki asker.
Bunun sadece muhafazakâr,
sağcı cenahtan geldiğini sanmayalım. Farklı cenahlarda da yaşananlara bakış
açısı bakımından fazla bir fark yok. Öyle olmasa Aktütün Karakoluna yapılan
saldırının olduğu gece Mahmut Alınak kendilerini tutmayan Kürt kimliğine sahip
olup da DTP'ye oy vermeyen, kendilerini desteklemeyen yurttaşları "işbirlikçi
Kürtler" olarak nitelemezdi. Mahmut Alınak'ın söylediği tıpkı Duran Kalkan'nın
ekmek, aş, iş için evini yurdunu terke edip büyük şehirlere giden milyonlarca
Kürt kökenli insanı entegre olmakla suçlaması gibi.
Boşuna bunun sonu gelmez
demiyoruz. Genele baktığımızda yüzde kaçımız ezberimizi bozmayı göze
alabiliyoruz? Ezberini bozmaya cesareti olanın karşısındakinin ezberini
bozmasını beklemek ütopik bir öngörü olur.
Bugün Anadolu'da yaşayan
herkes bu toprakları ana yurdu olarak görüyorsa, yurt olarak biliyorsa hepimize
düşen "şehitler olmasın vatan bölünmesin" demektir. Elbette ki bunun
gerçekleşmesi ancak yurtsever bir çizgide, ajitasyondan uzak, diasporanın
etkisinin olmadığı, rasyonalist bir yaklaşımla olabilir.
Bunun sonu gelir mi sorusunun
cevabının evet olması için dikkate alınması gereken "Türkiye Cumhuriyeti'ni
kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir" sözüdür.
Ali Polat
10.10.2008