Pan-enteizm, hem Deizm'den hem de Panteizm'den ayrıdır. Pan-enteizim'de, her şey Tanrı'dan südur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı'ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül'den geçmektir.
Sn. Erdoğan Çınar İslam dini içerisinde Vahdet-i Vücut olmadığını ileri sürdüğü gibi Sn. Cihangir Gener'de İslamiyet'in doğuşunda Ezoterik öğretinin her hangi bir etkisinin olmadığını ileri sürmektedir. Vahdet-i Vücut'un İslamiyet'in içerisinde olup olmadığına veya İslamiyet'çe kabul edilip edilemeyeceğine bakmadan İslamiyet'in doğuşunda Ezoterizm'in olup olamayacağına göz atmak gerekir.
Üç büyük dinin kutsal kitaplarında İbrahim peygamber ile oğulları İshak ve İsmail'in öyküleri birbirine çok benzer şekilde anlatılmaktadır. Kuran'daki anlatıma göre İbrahim'in cariyesinden olan oğlu İsmail annesi ile birlikte İbrahim peygamberin karısı Sarah'ın onları istememesi üzerine Arabistan yarımadasındaki Mekke şehrine gelmişlerdir. Burada İbrahim peygamber ile oğlu İsmail, Kabe'yi inşa etmişlerdir. İsrailoğulları kavmi İbrahim peygamberin eşi Sarah'dan olma oğlu İshak'dan, Arap kavmi ise cariyesinden olma oğlu İsmail'den geldiklerini ileri sürerler.
İbrahim'in Kuran'da Bakara (2-92/62), Maide (5-110/69) ve Hac (22-88/17) sure ve ayetlerinde, Museviler ve Hıristiyanlarla birlikte bahsedilen Sabii inancından olduğu bir gerçektir. İbrahim ve oğlu İsmail'in birlikte Mekke'de yaptıkları Kabe, güneş kültü niteliğindeki Sabii inanışına uygun olarak yapılan tapınaklardan birisidir. Muhammed ve ailesi kuşaklar boyunca Kabe'nin (Güneş Mabedi'nin) yönetimini, koruyuculuğunu elinde tutan Sabii rahipleridir. Zaman içerisinde Kabe'nin içine pek çok kavmin putları dolsa da Muhammed'in ailesine ve savundukları dini inanca, tek Tanrı inanırları anlamına gelen "Hanif Din" inanırları denmektedir. İslamiyet'in, kutsal kitabı Kuran dışındaki en önemli kanun koyucu, Hanif dininin uygulanmakta olan ilkeleriydi. İşte bu nedenle, zaman içerisinde çok farklılaşmış olsa da ilk kaynağın Ezoterik olması nedeniyle İslamiyet'te de bu öğretinin izlerine sıkça rastlanır.
Edouard Schure, "Büyük İnisiyeler" isimli kitabında Musa ve İsa'yı inisiye edilmişler içinde kabul eder. Kitabın çevirmeni Yavuz Keskin tarafında ek bölüm hazırlanıyor. Bu bölümde Muhammed ve Zerdüst'e inisiye edilmişler içinde kabul edilerek nedenleri gerekli açıklama ile yansıtılmaya çalışılıyor. Kuran'ın Muhammed'in hayatta olduğu dönem içerisinde kağıda dökülmemiş olması, amcasıoğlu ve damadı olan Ali'ye ait olduğu belirtilen mevcut Kuran ile içerik, yazım ve sıralama bakımından farklılıklar gösteren "Ali Mushafı"nın hali hazırda bulunamaması, İslam peygamberi Muhammed tarafından çeşitli zaman ve yerlerde kendisinden sonra Ali'yi işaret etmesi ve nerede ise bütün tarikat silsilelerinin Ali'ye dayandırılması, Ali'nin kendisine biat etmek isteyenlere karşı söylediği "Öyle gizlenmiş bir bilgiye sahibim ki açsaydım size, derin mi derin kuyulara sallanmış ipler gibi sallanırdınız, titrerdiniz" gibi sözlerinin anlamı ve diğer bir çok nokta İslamiyet'in oluşumunda ve sonrasında Ezoterizm'in olup olmadığının irdelenmesi açısından önemlidir.
İslamiyet'in içerisinde yer alan Vahdet-i Vücut inanışına baktığımız da bunun Alevi inancı ile örtüştüğünü görürüz. Abdülbaki Gölpınarlı, "… her şeyde Tanrı'nın kudretini, kuvvetini, lûtfunu, tek sözle varlığını, birliğini, sıfatlarının tecellisini görmek, her şeyin, onun varlığıyla kaim olduğunu, fakat bütün varlıkların, onun ezeli ve ebedi varlığına nazaran bir gölgeden, bir seraptan başka bir şey olmadığını kabul etmek sureti ile …" İslam'da Vahdet-i Vücut inanışının var olduğunu açıklar ve devamında "Vahdet-i Vücûdu, kainatın her zerresinde, Allah'ın eserini, yaratıcılığını, kudret ve hikmetini görmek, her şeyi onun varlığına, birliğine delil saymak, her varlıkta onun sıfatlarının tecellisini görmek, fakat tecelliyi, tecelli eden kabul etmemek tarzında kabul İslâma aykırı değildir" der.
Benzer tanımlamayı Dedebaba Doç.Dr. Bedri Noyan'da Vahdet-i Vücut inanışı hakkında "Vahdet-i vücûda göre, vücûd birdir ve o da Hakk'ın vücûdu ve zâtıdır. Eşyânın farklı bir vücûdu yoktur. Vücûd, Tanrı'ya nisbetle (yani Tanrı'dan dolayı) kadîmdir ve eşyâ ise O'ndan zâhir olan sûretlerden ibarettir. Yani Allah eşyânın kendisi değildir. Ancak vücûd itibariyle mevcûdâtın ve zuhûrda her şeyin aynıdır. Vücûd bir ayna mesabesindedir. Tanrı Tanrı'dır ve eşyâ eşyâdır. Zât-ı mutlak kendisini eşyâ ve âlem sûretinde zâhire vurmuştur. Eşyâ ve mükevvenât (yaratılmışların tümü) Tanrı'nın zâhiri, Tanrı da o eşyâ ve mükevvenâtın bâtını ve rûhu mesâbesinde (düzeyinde) olup, O'nun varlığı haricinde hiçbir varlık tasavvur edilemez." açıklamayı yaparak Vahdet-i Vücut'u şu şekilde tariflendirmiştir; " Evrenin her atomunda Çalab'ın eserini, hikmetini, kudret ve yapıcılığını görmek ve O'nun varlığına, birliğine işaret saymak, var olanlarda O'nun sıfatlarını tecellisini görmektir. Buradaki tecelliyi, tecelli eden yani Çalab saymamalıdır. Yaratılmışı Yaratan bilmemelidir."
A.Celâlettin Ulusoy'da Vahdet-i Vücut'u Dedebaba Doç.Dr. Bedri Noyan'ın paralelinde anlatmıştır; "Vahdet-i vücûd, ben O'yum veya ben O'ndayım düşüncesinin ifade şeklidir. Allah biridir ve âlem onun tecelli ve zuhûrudur. Yaratılış, başka bir şey yaratma değil, meydana çıkma, zuhûr halidir. Kişinin maddi varlığının ölmesi, Allah'ın varlığı içinde bir başka biçimde dirilmesidir."
Bütün bunların ışığı altında yukarıda da yazdığımız üzere, Mu dini eksenli Ezoterik-Batıni doktrini ve İslamiyet'in içindeki karşılığı olarak göreceğimiz Vahdet-i Vücut inanışını Pan-enteizm yerine Panteizm olarak nitelendirmek yanlıştır. Ne yazık ki Alevilik teolojisindeki Vahdet-i Vücut inanışı nedensiz bir şekilde gerçekte yer aldığı Pan-entizm çizgisi dışında ondan farklı bir şekilde açıklanmaya çalışılmaktadır.
Batı'da Ezoterik, doğu'da Batınilik olarak adlandıracağımız doktrin içerisinde yer alan ve bu doktrinlere uygun olarak dereceler sistemine, inisiyasyona bağlı olan Alevilik İslam dinindeki adı ile Vahdet-i Vücut inanışını benimsemektedir. Fakat Panteizm'i (Arapça'ya Vücûdiyye olarak çevrilen) ya da Vahdet-i Mevcut inanışını Vahdet-i Vücut inanışı olarak ve de bunu Aleviliğin teolojisinde olduğunu ileri sürmek çabaları mevcuttur.
Özet olarak batı'daki ismi ile Ezoterik, doğu'daki ismi ile Batınilik ekseninde felsefi alanda ki Panteizm ve Pan-enteizm kavramlarının ışığı altında özellikle Alevi teolojisindeki Vahdet-i Vücut kavramının gerçek ifade alanını belirtmeye çalıştık. Kavramların yanlış kullanılması neticesinde inancın teolojisinin farklı algılanacağı bir gerçektir. Bundan ötürüdür ki bu kısa özetsel çalışmada yanlış kullanımların ve algılamaların önüne geçilmesi ve en azından meraklılarına araştırma yapmaları gereken bir konuda ipuçları verilmesi amaçlanmıştır.
Son olarak Ezoterik-Batıni yaklaşım ile Vahdet-i Vücut kavramıyla ilgili bir kaç notu sunmak istiyorum.
Makalat-ı Hacı Bektaş Veli'nin X. Bab'ında (bölümünde) yer alan "Marifet'in Makamların Bildirir" kısımda Marifet Kapısının onuncu ve son makam'ı olarak;
"Onuncu makam; kendü özün bilmektir. Nitekim Hazret-i Resul buyurur: 'Men arefe nefse, fekat arefe Rabbe'
Manası budur kim; herkim kenduyi bildi bayık Tanrı'yı bildi."
Makalat-ı Hacı Bektaş Veli'nin XIV. Bab'ında (bölümünde) yer alan "Tevhid-ül Maarifi Beyan Kılur" kısımda şu cümle yer alır;
"Bir gün Tanrı aslanı Ali Keremallahı vecheye sordular. Tanrı'yı görür müsün ki taparsın? Ali der: görmesem tapmayıdım."
Varlık asıldır. Yokluk, ondan türeyen ve gene ona dönen dalgalardır. Yani var olan deniz, yok olan da dalgalardır. Her şey o denizdedir. Var olanlar ve gökler, o asıldan, o nurdan ateşlerdir. Her şey o var olanın sırlarının yansıması ve güzelliğinin aynasıdır. Bu da Allah (Tanrı) diye adlandırdığımız güçtür. O güç, kesin güzellik, kesin olgunluk, kesin yüz güzelliği ve kesin yaşamdır.
Güneşin ışığı, güneş olmazsa meydana gelmez, ama o ışık güneşin kendisi olamaz, kendisinden ayrı da değildir. Güneşin ışığı, güneş olmazsa var olamaz, fakat güneşin ışığı, güneş değildir, güneşin bir tecellisidir.