|
Birkere Baykal’ın gerekçesini, çağrının sebeplerini vs konuşmaya bile gerek yok. Baykal, “Günümüzde sağ-sol ayrımı değerini yitirmiştir” türünden bir şeyler söylüyor. Bu söylemin tek üzerinde durulacak yanı memleketi yönetenler adına acıklılığıdır. Bunu belki bir kahvehane sohbetinde veya sıradan bir insandan duysak çok da şaşırmazdık. Ama ana muhalefet partisinin başındaki isimden duymak ülkemizde bilgiden yoksun, bilimden uzak olunabildiği halde nerelere gelinebildiğini gösteriyor. 12 Eylül, beyinlerde yarattığı dumuru sağ-sol ayrımı karşıtlığı, özünde apolitikleştirmeyle, uzun vadeye yaymaya çalıştı sürekli. Darbe ve sürdürücüleri, 12 Eylül öncesi kaosu, sağ-sol kavramlarının (aslında politikanın bir avuç elitin çıkar savaşımı biçiminde kurtulup kitlelere yayılmış halinin) sırtına yükleyip bütün günahlarından arınma taktiğine başvurdular. Doğal olarak, politikayı kendi çıkarları için yaratılmış bir olgu olarak görmek isteyen elitler de geniş kitlelerin politikadan, dolayısıyla egemenlik alanlarından uzak kalmaları için bu stratejiye sıkı sıkıya sarıldılar. Bir yandan kitleler üzerinde ellerinde bulundurdukları iletişim araçları ile yoğun bir dezenformasyon dayattıkları gibi bu dumura uğramış, bilgiyle bağlantı yolları tıkanmış olan kitlelere sanki sağ-sol kavramının 12 Eylül öncesinde başlayıp 12 Eylül ile bittiği gibi inanılması güç bir masalı dayattılar. Bu riskli oyunda başarılı da oldular. Aslında tek kutuplu dünyanın temel propagandasının bu olduğunu düşünüp başta menşei olan uzak kıta olmak üzere geniş bir alanda başarılı olduğunu da eklersek bu riskin nasıl göze alınabildiğini de anlayabilmiş oluruz. Gücü elinde bulunduranların güç savaşındaki en güçlü silahları “aslında güç diye bir şeyin olmadığı” masalını kitlelere dayatmaktı. Bu baştan beri başvurulan bir yöntemdi ama güç savaşındaki alternatiflerin birbir yenilgiye uğramasıyla daha da yaygınlaştı. Dünyadaki en eski kavramlardan olan sağ ve sol kavramlarının tarihi insanın toplumsal yaşama başlamasına dek uzanır. Buradaki anahtar nokta günümüzde her ne kadar modernleşme-muhafazakarlık, demokrasi-baskı, emek-sermaye gibi birkaç noktaya indirgense de temelde bunların hepsini kapsayan güç dengesidir. Gücü elinde bulunduran ile gücü almak isteyenin güç mücadelesindeki mevzilerinin adıdır aslında sağ ve sol. Ve ülkemiz solunun bugün bu “köşeye sıkışmış” halinin nedeni de “aslında güç diye bir şey yoktur” oyununun en başarılı olduğu yerlerden birinin ülkemiz olmasıdır. Güç için yapılan mücadele gücü elinde bulunduranların ihtiyaçları yoktur. Bu mücadelenin varlığına gücü almak isteyenlerin ihtiyacı vardır. Ülkemiz solu, 12 Eylülden bu yana bir gerileme süreci yaşıyor. Baykal’ın açıklamaları ve tutumu da bu gerileme noktasının bugün geldiği noktayı bizlere göstermekte. Aslında CHP tarihine ve ilkelerine gayet uygun olarak pozisyon değiştirmekte. 60’lı yıllarda gelişen solun peşine takılan CHP, 90’lı yıllarda güç yitiren solla bağlarını koparma arayışına girmiştir. CHP ve öncülleri 12 Eylül’den beri bir sağcılaşma yaşamaktadır. Aslında Baykal geldiğinden beri de solla olan bağları kopmuştur. Özellikle son dönemdeki muhafazakar, statükocu ve şovenist çıkışları bunun bir göstergesiydi. Ama resmi olarak “solun lağvedilişi” politikasının devreye sokulması bir uyarıcı görevi görmüştür. “Ne sağcıyım, ne solcu; futbolcuyum futbolcu” masalının devreye sokulmasıdır bu lağvedişin perdesidir. 12 Eylülden beri sola karşı mücadelenin başarıyla uygulandığını söyledik. Peki sol ne yapmıştır buna karşı? Gerçi şuan ülkemizde “solu eleştirmek” oldukça moda. Ama nedensiz değildir bu. Sol, köşeye sıkıştıkça daha da dengesini yitirmiş, dengesini yitirdikçe de daha çok köşeye sıkışmıştır. Solun küçük de olsa bir kısmı sanki yeniden “ulusalcılık” diye bir kavram ortaya çıkmış gibi bu teranenin arkasında kendiliğinden ve her ne kadar telafuz edilmese de örtüsüz bir şekilde sağcılaşmıştır. Ama bunu son derece normal karşılamak gerekiyor. “Kayıp” bir mücadele için oldukça normal bir şeydir. Bugün kızıl-elmacı olanların veya “ulusalcılık” gibi bir garip terimin arkasına saklananların solla ilişiği doğal olarak kesilmiştir. Solun gerilediğini söyledik zaten. Kitlesel kayıplar da bu gerileyiş içinde bir nebze normal karşılanması gereken bir olgudur. Soldaki kayıplardan daha örtülü olanı ise “Kürtçüleşme” şeklinde sağcılaşmadır. Ulusalcılaşıp sağcılaşanların aksine sol söylemlere sahip çıkarak, hatta daha da sol söylemlere sarılarak, etnik temelli politikalara yedeklenen sol gruplar vardır ki bu ve benzeri örtülü sapmalar ülkemizdeki sol politikanın bir türlü netleşip “durum değerlendirmesi” yapamamasındaki en büyük nedenlerdendir. Hiç kimse “güce yedeklenme” reel politikasını “ezilenin yanında olmak” gibi muğlak ifadelerin arkasına saklamasın. Ortadaki çoktan bir “ezilen savunusundan” çıkıp “milliyetçiliğe yedeklenme” haline dönüşmüştür bile. Dolayısıyla gerek CHP’nin ayrılığı, gerek Türkçüleşen grupların netleşmesi sol adına aslında çok da “olumsuz” gelişmeler değil. Bunun yanı sıra solun Kürtçülükle araya mesafe koymakta ayak diremesine rağmen Kürtçü politikalar gerici ve pragmatist yönüne uygun olarak isteyerek veya istemeyerek sol ile arasına bir mesafe koyuyor gibi. Bu süreç Kürtçülüğe koşulsuz biat edenlerin soldan dışlanıp Kürtçülük hareketi içinde erimesine kadar gidecektir. Bu kopuşları Türkiye’deki sol hareketin yenilenmesi, netleşmesi için bir fırsat olarak görmek gerekiyor. Sol kamuoyu; sosyal demokratından sosyalistine kadar bütünleştirici, yapıcı ve net bir tartışma sürecine girmelidir; hazır bu içindeki sağ unsurlardan kurtuluyorken.
ÇOK ÖNEMLİ UYARI: Sitemizde yayınlanan tüm yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Herhangi bir başvuruda, bu yorumları yazanlara dair her türlü bilgi, adli mercilere ulaştırılacak, gerekli hukuki önlemlerin
alınmasına yardımcı olunacaktır. Editörlerimiz; hukuk veya ahlak dışı mesajları yayından kaldırabilir; sorumluların
saklı tutulan bilgilerini hukuk danışmanı aracılığıyla adli kurumlara iletir.
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|