|
Hasan Harmancı: Kütahya Gediz Akçaalan'da gezi ve görüşmelerimize devam ediyoruz. Alevilik ile Sünniliğin karıştırıldığı ve kitabımız dinimiz aynı, nedir ayrı gayrımız diyip de Hacı Bektaş'ın yolunu bilmeyen ancak 'kabe'yi defalarca tavaf etmiş bir 'dede' ile görüşüyoruz. Beldenin düzeni ve yenilmesi, değişmesi, yozlaşması ve başkasına inanma biraz da böyle yaşayanla gerçekleşiyor.
|
Işık Çakır Ocağı'na bağlı olduğunu söyleyen Hüseyin Ali Kartal'la Sünni bir 'dede'nin geldiği yolu konuşuyoruz. Cem Vakfı'nın dillere destan Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı kurulmaya çalışılan yaşam biçimi bu tipleme üzerine kuruluyor.
Eleştirdiğimiz ortak noktalardan yola çıkıyoruz. Alevi yol sürücülerinin eksikliklerinin Kuran üzerine kurulmaması ve eğitim yuvası olarak İmam Hatiplerin seçilmemesinden doğan sorunların bizi bu hale getirdiğini dile getirerek başlıyor sayın Kartal; "Yolumuzun pirlerinin tahsilli, bilgili olması gerekiyor ki, biz de bilgili olalım. Geçmişte her şey yolundaydı, sağolsunlar." diyor. Şaşırıyoruz. Acaba bir karşılaştırma kinaye saklı da cümlelerinde biz mi anlayamıyoruz.
Işık Çakır Ocağı'dan yol süren bir 'dede', ancak uzun süre hiç bir şey yapmamış; "Dedelik işlerini ancak işten, güçten çekilip emekli olduktan sonra yapmaya başlayabildim." Artık gençlerimiz "okul yoluyla, kitap yoluyla yetişseler eksikler az olur. Tahsilli pirlere, rehberlere ihtiyaç var." diyerek açtığımız konuyu; tek övünç kaynağı olan yetisiyle tamamlıyor; "Eski yazı ve Kuran okuyabiliyorum." Anlıyoruz ki onun eğitim okul vs. dediği şey çevrelerinde kurulan ve ön ayak olduğu Süleymancı yurt ve okullara çocukların tamamının gitmeyişi. Orada öncelikli olarak kuran vs. öğretiyorlar. Bir de bölgede çokça bulunan İmam Hatip okullarına Alevi gençlerinin daha çok gitmesi.
Köyde Aleviliğin ne olduğu ile ilgili bir genel bölünme var. Bir de ideolojik bölünme. Hüseyin Ali Kartal'ın bu nedenle yüzelli talibi bulunuyor. Önce Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikati konuşuyoruz, sonra Dört Kapı Kırk Makam'ı.
Sözümüz köyün açıktan tartışılan ve 'kutsal' kitaplara bakılarak yorumlanan yanına geliyor; "Eskiden Cem'de dem vardı. Kuran yasakladığı için biz de yasakladık. Bizde dem yok. Başkalarını da eleştirip, yargılamıyoruz." Bunu söylerken bile bunun artık uygulanmaması gerektiğini bastırıyor doğal olarak. Onun için dem günahlar arasına girmiş durumda çünkü.
Camiden Çıkmayan Dedeler
Ali Kartal'la konuşmamıza başlarken bir yandan da önüne aldığı Kuran'a bakarak bize ispatlar, yanıtlar hazırlıyor. Doğru Kuran bir doğru kitap, bir değişmez inanç kitabı. Ancak Alevinin bir kitabı ve bir bağlılığı yok ki. Onun için tanrı sözü bazen aklının doğru bildiğidir. Köyde iki caminin varlığının neye borçlu olunduğunu anlamamız gecikmiyor şu sözlerden sonra; "Vaktim boş olduğu müddetçe camiye giderim. Kuran'da der ki; 'cemaate katılın'. Çoğunlukla evde kılarım. Kuran'a dil uzatmayız. Cem'de Yasin-i Şerif okunur." Bu Kuran'a bağlılığımız için göstergedir diyor. Devam ediyor; "Hacca gittim hanımla beraber." Hacıbektaş'a diye soruyoruz ardından; "Daha Hacı Bektaş'a gitmedim hiç. Abdal Musa'ya da gitmedim. Kerbela'ya gittim, Hz.Hüseyin'in türbesini ziyaret ettim."
Camiye gidişine dönüyoruz. Karşı olduğunu söylüyor. Şaşıyoruz. Meğersem kaygısı, beklentisi başka Kartal'ın: "Ben de karşıyım bu camiye. Sabahları 3-5 kişi kılıyoruz."
Bazı sorularımızı yanıtlamak için Kuran'dan yanıtlar aramaya başlıyor Ali Kartal. Kuran'dan kendisine göre ayrı bir indeks oluşturmuş; "Sayfa 323" diyerek okuyor; "Cem, kürk üstüne kürk giymektir." Yetmiyor kaynak açıklamaları, Halil Öztoprak'ın 'Kuran'da Hikmet, Tarihte Hakikat.' kitabına yöneliyor. Oradan açıklamalar sunuyor bize. Cem'in yerini bize Kuran'dan arıyor. Ardından dayanağını kitaptan.
Cami cemaat ilişkisinden bir türlü kopamıyoruz; "Namaza aklım erdi ereli giderim. Muharrem orucunu tutarım, emrederim. Açıktan söylerim. Bizim Bektaşi kesiminde önce Kuran'dır. Ona göre çağrılarda bulunurum taliplerime" diyor. Devam ediyor. Çok sorumuz kalmıyor aslında. "Ramazan orucunu da Kuran'a göre tebliğ edelim. Muharrem orucunda camiye gidelim… Muharremde abdest alırız…" Kendimizi yabancı hissediyoruz, bir Aleviyim diyenin yanında.
Hüseyin Ali Kartal'ın evinden ayrılıyoruz. Evler birbirine yakın ancak biz istediğimiz kadar temiz hava alamıyoruz bir türlü, içimiz daralıyor, bir yandan nefesimiz sıkıştırıyor. Yürürken kendi kendime sayıklıyorum. İçimdeki korku bir yanıyla büyüyor. Elbette umutsuz değilim.
Takiyenin Geldiği Yer
'Alevi düşüncesinin yüzü güneşe çıkmıştır, başka yöne dönmesi mümkün değildir' diyorum. Ancak bu çıkışta aysbergin altında kalanın bir kısmı ya erimiş, ya da şekil değiştirmiş. Çoğu yerde takiyenin kendisine dönüşmüş. İçi kirlenmiş, yazgı tek tanrıcı dinlerin istasyonlarında kilitlenmiş. İslam'ın getirdiği değişmez koşullar ise karşı düşünceyi, felsefi olarak eritmiş, sorgusunu tüketmiş ve ikrar kapısını temellerinden toprağa gömmek için pusuda.
Gelenek, tanrısının karşısındayken, Kuran'ın özlü sözlerine, Muhammedi denge ve bilgiye sığınmış bir cilaya dön(üş)müş. Hacı Bektaş'ın sembol olarak bile unutulduğu, 12 İmamlar'ın sembol oluşunun Emevi ruhuna teslimiyetine dönüştüğü bir 'ruh tasarımı' karşımızda.
Alevilik, somut yaşam alanını kapitalizm ve İslamiyet (tek tanrılı dinler) karşısında yitirdikçe gönüllüden beslenmeyi, sırlaşmayı da yitirmek üzere… Böyle olunca da bazı inananlar seslendiği, sözleştiği, yarenleştiği Hakk'ı, ideoloji ile beslenen kalıba çekmiş durumdalar.
Alevilik doğuş kaynağında, saf dünyasında böyleyse 'kara yazgısı'nı kentlerde nasıl arayacak. Kara yazgısına kul arayan, kul üreten dedeleri ile nasıl arayacak. Hangi 'hakikati' için, hangi 'irfan' dünyası için 'Mansur Darı'na duracak. Haklıyı haksızdan ayırırken, bu dünyanın 'cennet' olduğuna, olacağına inanırken 'Kuran hakkı' için baş bağlamaya başlaması bir sentez olarak düşünülemez. Aşk ettiği yol ulularının yarattığı zengin felsefe; beklediği Mehdi'yi köreltmez mi. Gelmez kılınmaz mı. Dışındaki düşmanla, içindeki düşman; 'nefs' aynı yurdu tutmuştur gönlünde.
Ol niyazı ile namazı, ol susuzluğu ile ramazanı karıştırmış bazı yerlerde.
Karadonlu Can Baba'nın 'Tatar Hanı'nı yola getiren, çağıran 'mucizesi' sesini yitirmiş ve olamayacağına dönmüş. İçindeki matematik hesabının 'formülünü', sırrını unutmuştur. Yaşamını bağlanılmaz, bağışlanmaz kurallara oturtmuştur.
Burada sözlerimiz elbette sadece Ali Kartal'a değil, bu davranışı hayatın tutunması, çıkarı olarak gören her Aleviye. Çünkü Aleviliğe eklenenler, birkaç yerel ekleme değildir. Alevilik bu haliyle bozulmuş ve 'Tanrı'sının değiştirilmesi ve yitirilmesi için çaba harcanan bir öğretidir.
Dem'ini su'ya boğmuş, can'ını ışıksız bırakmış, nefesini armonisiz ve cemalsiz nidalara bırakmış.
Bazı yerlerde niyazlanan post, tarihte yenilenler gibi, içinde düşman taşımaktadır. O kuzusunun içine kurt almıştır. Cemine, rüyasına, Mehdisine, Hakk'ın didarına acaba böyle varabilecek mi?
Önündeki delilden hayat bulan, bin bir yansıma ile yol süren Alevilik-Bektaşilik bozguna uğramıştır. Bağlaması düzenini yitirmiştir.
Kapalı toplum kültüründe, katliamlara rağmen direnmiş Alevi kümelerinin, ocaklarının bugün, açık toplum ilişkilerinde yolunu kaybetmesi acı bir tat vermektedir. Önünde Kuran, Alevilik reçeteleri veren 'dedeler', ummanlarını, deryalarını, Kuran'ın buyrukları çerçevesinde çizmeye başlamışlardır.
Dillerimiz Solmasın, Aşk Olsun.
Hüseyin Dede'nin ayrıntılarda bile önem araması, benzerliğe düşmemek için çaba harcaması buna karşılık ise bambaşka bir ışıktır. Sünni etkilenme olarak algılanmasın diye, erkek taliplerine kendisi, başlarındaki beyaz örgülü takkeleri çıkarttırarak, bildiğimiz yün takkeler alarak bu görüntüyü kaldırmayı amaçlamış. Bizle beraber acısını ve umudunu talipleriyle paylaşıyor; "Talipler, bu yol zor gelmiş bu günlere. 70'lerde gizli yapıyorduk, korku vardı. Şimdi saklı, gizli yok. Şimdi de çocuklarımız aşılanıyor." diyor.
Şehir dışından gelip ceme katılacak olan ikrar almış komşularına, arkadaşlarına; "Hoş geldin can kardeş" diyerek ya Fadime Ana ya da Hüseyin Dede karşılıyor. Bu Cem'de sadece biz heyecanla bekleyen değiliz anlaşılan, onlarda uzak yakın dostlarıyla, 'ayni cem kardeşleri' olacaklar. Cem kat kat sorguyu yüklenerek başlıyor. Pir Sultan'dan, Şah Hatai'den nefesler…
Dertli Divani'den;
"Bizden geçinen kallaşlar, döner gelir bizi taşlar/ Sıvıştı yaren yoldaşlar, ne sözü ne özü kaldı
Cahiller kendini aklar, kamiller özünü yoklar/ Kurudu çaylar ırmaklar, Serçeşmenin gözü kaldı."
Kul Hüseyin'den duaz-ı imam; "Sen Kabe ararsan, Kabe sendedir…" dedikçe Hacca gidip de Abdal Musa "yollarını" bilmeyen dedeler geliyor aklıma. Işık Çakır'ın devranı yürüyor mu böyle acaba? Yürekleri rahat; özleri dardan inmiş sayılırlar mı?
Fadime Ana'nın cem'e, canlar ihtiyaç gidersin diye verdiği arayla kendimize geliyoruz. Gönlünden kopan, tepsi tepsi dolu yanında avuçlarımıza sıkıştırdığı çikolatalar, şekerler, nefeslerden dağılan soluklarımızı tatlandırıyor… Ceme devam ediliyor… Semahlar dönülüyor.
Ana bir yandan mutfakta hazırlıklarını sürdürüyor. Sultan Ana'nın Post'a oturmasını anlatıyorum ve soruyorum ona da. "Posta oturması doğal" diyor. "Talipleri istiyorsa olur. Hoşgörülüyüz. Mecbur kalırsam yürütürüm ancak, icazet verirlerse Hacıbektaş'tan."
Başka ayrıntılara geçiyoruz. İkrar Kemerini soruyoruz; koçun sağ küreğinin üstündeki yününden kesilip, kirmanla eğiriliyormuş; "Talip kaybederse Muharrem veya Birlik kurbanında hazırlanıp yine verilir. İkrar almak Nuh'un gemisine binmektir. Nuh'un gemisine binin, kurtulun."
Ceme dönüyorum. Erkekler Türkmen Semahı'na kalkmışlar. Türkmen Semahı'nda erkekler dönerken el ele vurarak(çırparak) başlıyorlar semaha. Ritmik olarak tekrarlıyorlar. Müzik form olarak Zeybek'e benziyor… Semah bittikten sonra mersiye okunarak Post'un önünde duruyorlar. En başta semah dönen can gözcünün değneğinden tutuyor gözcüyle beraber.
Analar Arapça Yasin Suresini okuyorlar. Yer yer Türkçe dualar, son olarak Fatiha okuyorlar. Cemin son kısmı artık. Sofra düzeni yedi-yedi sırasına göre hazırlanıyor. Ananın yardımcılarıyla beraber kesilen kurbanın kemikleri kırılmadan parçalanan ve ayıklanan kurbanlar sofrada yerini alıyor. Yanında kat kat yiyecekler ve üzüm hoşafı. Çerağ(mum) bitinceye kadar yanık tutuluyor. Ayrıca söndürülmüyor.
Cem bitiyor ancak cemin heyecanı ve telaşı hala dinmiyor. Canlar ayrılmıyorlar kolay kolay. Gece başka bir tatta sürüyor.
Hasan Harmancı
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|