|
Vâridât. İşte bitmez bir özlemin gün yüzüne çıkması. Bir daha tartışılması. Bir daha aklanması. Aleviliğin vazgeçemeyeceği bir ‘tanrı’ kelamının bize sunduğu vazgeçilmez yol. Felsefenin, insanlığın yanlışa, boşa düştüğünde tutunduğu bir ‘yaratıcı’ felsefe.
|
Hasan Harmancı - Sosyal Antropolog
Esat Korkmaz, Şeyh Bedreddin ve Vâridât, Anahtar Kitaplar. 2006 YASAK BEDRED/DİN YA/SAKLI DÜŞ Vâridât. İşte bitmez bir özlemin gün yüzüne çıkması. Bir daha tartışılması. Bir daha aklanması. Aleviliğin vazgeçemeyeceği bir ‘tanrı’ kelamının bize sunduğu vazgeçilmez yol. Felsefenin, insanlığın yanlışa, boşa düştüğünde tutunduğu bir ‘yaratıcı’ felsefe. Koca bir kelamla Esat Korkmaz’dan ‘Şeyh Bedreddin ve Varitad’ı okumak bizi anlaşılmazlıktan kurtaracaktır. Korkmaz, nice zamandır ‘karşı’ felsefecilerin sindirmek, bozguna uğratmak için canhıraşça kötüledikleri, çelişkili, eksik, anlaşılmaz görünsün diye çaba harcadıkları bir külliyatı bize anlaşılır ve yaşar kılmak için gereğini yerine getirmiş durumda. “‘Gönül gözü’ olmasaydı büyük şeyler ortaya çıkmazdı…”, “Şeyh Bedreddin İsyanı’na bulunduğumuz noktadan ‘geriye’ doğru baktığımızda, ‘ezilen sınıfın insanı’nın kendi gönül defterine yazdığı ‘kısa bir öykü’süyle karşılaşırız: bu öyküyü ‘yinelemek’ değil, ‘yorumlamak’ önemlidir.” Şeyh Bedreddin’in kısmen siyasal olarak anlaşılmasına karşın, felsefi dünyasının İslami terminoloji ve resmi tarih kronolojisinin dayatmaları ile kuşatılmıştır, anlaşılması engellenmiştir. Tarih yanı ise çoğunlukla öykülenerek bir çıkış bulmuştur. Ancak Şeyh Bedreddin felsefesinin yorumu eksik kalmış ve neyi nasıl savunduğu konusunda çizgimiz bir türlü oluşmamıştır. E. Korkmaz; “Şeyh Bedreddin’in düşüncelerinde görülen ‘diyalektik materyalizm’ yani, ‘maddeci özellik’ dışa vuramamış ‘diyalektik idealist’ bir inanç ağı içinde kalmıştır. Eğer bu çember kırılabilmiş olsaydı Şeyh Bedreddin, bir ‘dinsiz’ olarak değil, toplum düzenini ‘maddeci’ bir yaşama anlayışı üzerine oturtmak isteyen bir komünist olarak yargılanırdı.” diyor. Bugün tartışmalarımız bu düzeyde. Ancak bunu derinleştirmede yoksunuz. Korkmaz’ın ilk elden bize verdiği budur. Bunu Şeyh Bedreddin’in algılayışı ile anlamak istersek, şöyle çıkar karşımıza; İnanç burada, etiğin söylence niteliği kazandırdığı, ‘gizem’ kaynaklı bireysel-kitlesel eylemin kendisidir. Eylemin kendisini ‘inanç’ durumuna dönüştüren ‘etik’, aktif akıl ya da aklın uygulamasından başka bir şey değildir. Bâtıniliği ölçü aldığımızda, ‘din’ varlığı değildir ‘inanç’, tam tersine ‘düşünce’ varlığıdır. Resmi tarih söylemini ölçü almak istediğimizde Şeyh Bedreddin ‘yargılanmış’ ve ‘tarihin çöplüğü’ne atılmış olarak karşımıza çıkar. Korkmaz bu anlayışın bütün olarak Doğu tarihçiliğinde varolduğunu söylemektedir; “Doğu’da ‘resmi tarih’ deyince bilimden çok egemene uyarlanmış ‘söylenti’ anlaşılır; tarihçi bilgin değil, iktidarda olanı okşayan bir ‘anlatıcı’dır;’ ‘anlatıcı’nın kılavuzu da baskın erkin ‘ilahi ideolojisi’ anlamında inançtır. Ancak tarihin doğrularının yerine oturması için bu taşları yerine oturtmak istediğinizde önce ‘belletilmiş doğrularınız’ı yıkmanız, putlarınızı kırmanız gerek. Michel Balivet’in görüşlerine katılarak oluşturduğu bu söylemle tarihin yeni yaratıcılarına yaptığı çağrı ise Bedreddinilere veya O’nu bir ekol, okul görenlere; “Bir Bedreddininin başta gelen görevi ‘yazgısının taşıyıcısı’ olan düşüncesinin/inancının ‘izini’ insan soyuna bırakmaktır: Demek ki onun yazgısı, onun ‘entelektüel’ yapısıdır. Beynini vücudunun ‘asalağı’ durumuna dönüştürmek istemiyorsa bir Bedreddini, yazgısını, ‘sınıf yoğun’ alanlara taşımak zorundadır. Tersi olursa yazgısını egemen sınıf ya da sınıflar üstü seçeneklere bağlar. Sonuçta her birimiz ‘kendi bilincimizin içinde’ yaşarız: Her olayda ‘kendi sınırına çekilmek’le karşı karşıya kalan her Bedreddini, bu eksikliğinin acısını dramatik biçimde hisseder”, öder. Şeyh Bedreddin’i Anlayabilmek Şeyh Bedreddin felsefenin nasıl okunması gerektiği üzerinde duran Korkmaz, Batiliğin Şeyh Bedreddin felsefi üzerinde bir ‘sır örtüsü’ olduğu ve bunun zorluklarının kolay aşılamayacağı üzerinden devam ediyor. Tarihi yeniden okurken de Şeyh Bedreddin’in tüm karmaşıklığına karşın, özgün tarihsel bir okumaya tabi tutulması gerektiğini söylüyor. Şeyh Bedreddin’de yaşamın sırlarını değil, doğal bir kavgayı, direnişi ütopyalaştırıyor Korkmaz. İnsanlığın geldiği sınırda Şeyh’in kemiklerinin varlıksal öneminin gösterge olmadığını, ancak bir ‘kanıt’ durumunda bulunduğuna dikkat çekiyor. Buna eklediği çağrısının baştan söylenmesi gerek belki, ancak yeri burası; “toplumsal bir bunalım halinde, ‘altına’ sığınabileceğimiz bir toplumsal bilinç/kimlik ‘bulmak’ yaşamsaldır. Amacımızı gerçekleştirebilmek için ‘yaşamı erteleyenlerden’; Şeyh Bedreddin’in ve Bedreddin bağlılarının ruhlarının ‘ziyaretçileri’ olalım. Tarih bizi/bizleri yargılamadan Şeyh Bedreddin’e sahip çıkalım.” Bu çağrı asla mitolojik bir değerin sürdürülmesi değildir. Hala yaşamı zorlayan bir düşüncenin kalıplarını genişletmek ve var olan yok edicilere karşı savaşımızdaki yerini unutturmamaktır. Bu kadar Şeyh Bedreddin yorumu ve çalışması varken neden Şeyh’i ve Vâridât’ı yazmaya ihtiyaç olduğunu anlamak açısından zorun ne olduğunu ve buna karşı nasıl bir yol aldığını şöyle açıklıyor Korkmaz; “’Resmi’ bilincin ötesinde ve ona karşı yaratılan tarih sadece kafalara ‘kazınır’; o tarih, ‘resmi’ belgelere bakılarak değil, ‘akıldan yazılmak’ zorundadır; çünkü, başka türlü ‘anlaşılır’ olmaz.” Olur belki ama size ait olmaz. “1980’den bu yana ‘yazmak için yaşadım’ ya da ‘yaşamak için yazdım’; Yazgımın, yazgımın ‘göbeğinde’ yaşamımın ‘gündemine’ göre yazdım. Yeri geldi ‘öleyazdım’; yittim, çıktım. Ne çare yaşam ‘gerçek’ti, yani her gerçek gibi ‘iki yüzlü’: Çoğunluğun bulunduğu ‘yüzde’ değil de karşı ‘yüzde’ oyalanmayı yeğledim. (Serçeşme Dergisi; Başyazı, Sayı: 27) Bunun bir sorgu olup olmadığı üzerinde durmak hiçbir zaman bir çözüm değil. Gerçekten Esat Korkmaz zoru yazan biridir. Zor özellikle Türkiye koşullarında felsefedir, bir lokma ekmektir. Ekmeğini yazmaktan çıkarmaktır. Bu ülkede bir elin parmağını geçmez, ekmeğini zoru yazarak çıkaran sayısı. Bu zoru şöyle bir sorguya dönüştürür Korkmaz: “ Doğrumu yaptım yanlış mı yaptım bilemem: Ama yaşamımın hiçbir anında ne kendimi ‘aldattım’ ne de ‘sattım.’” (a.g.s.) Alevilik çalışanlar arasında Korkmaz’ın cesaretine sahip ve bilge varlığıyla çok az insan var. Kişi olarak hayatının damarlarının ne zaman duracağını herkes gibi O da bilmiyor elbette. Ancak yaşama karşı görevlerini acısıyla ve sancısıyla biliyor; Alevi değerlerinin yeniden diriltilmesi, Alevi felsefesinin yeniden ayıklanması ve Bâtıni felsefenin yaşanır kılınması için sacayaklarından birinin Şeyh Bedreddin olduğunu kendine görev edinerek biliyor; “Bağnaz dinciliğin ortodoks ‘bahçesi’nde tümüyle ‘tüketici’ olan, ‘Tanrı buyruklarını akılla barıştırma’ çabası yerine; tarihsel sürecinde İslamlığın, ötesinde Hıristiyanlığın ortodoks yorumuna bir ‘tavır’ olarak gelişen, temel üretim zemininde, belirleyici üretici güçlerin ‘sözcülüğünü’ yaparak egemen sınıfa/ egemen sınıfın ilahi ideolojisine ‘karşı’ duruş alan, düşünsel-inançsal ve siyasal bir ‘hesaplaşma’ya giren Anadolu Bâtıniliği’nin, bu bağlamda Bedreddiniliğin ‘kavga’sına katkı vermek daha üreticidir. Şeyh Bedreddin’i destekleyen damarların ise; “Burjuvazinin sınıf kimliğiyle ortaya çıkıp halk hareketlerine önderlik edemeyişinin yarattığı boşluk, doğrudan ezilen göçer/ yarı-göçer ve köylü yığınları tarafından, tarihsel-toplumsal ‘haklılık’ temelinde ‘barbarlık insanlık değerleri’ üzerine yapılanan ‘bâtıni bir ideoloji’ ile yaratıldığı düşüncesinde. Şeyh Bedreddin’de Bitirilemeyen Çelişki Şeyh Bedreddin’i tarihsel veriler ışığında yorumlayan ve kişilik olarak tarihteki yerini belirleyen nice araştırma oldu elbette. Bu araştırmaların bağımsız bir dürtü ile yazıldığını düşünmüşüzdür çoğunlukla veya ayıklamaya çalışmışızdır doğruları, bakış açımızı. Korkmaz’da buna ihtiyaç duymayacaksınız. Çünkü taraf. Çünkü Şeyh’in isyanını destekliyor ve tarihe kazınmış bir yaratıcılık olarak görüyor. O nedenle Şeyh’in yarattığı isyan öncesini ‘tufan’ olarak görüyor, Onun isyanı bir ‘hüzünlü’ yaşamı, direnişi kapsar bu nedenle. Şeyh’in çizdiği isyanın iki boyutlu olduğu yargısında Korkmaz; ‘Tanrı’ya isyan’ ve ‘egemene isyan’. Ancak bu isyanın bir de felsefe boyutu var. Bu felsefi boyutunun taçlandığı argümanlar ise; ‘Bâtıni Doğa Felsefesi; Bâtıni Tarih Felsefesi’ ve ‘Bâtıni Toplum Felsefesi’dir. Bu felsefeleri ayrıntılı tartışmadan ne Şeyh Bedreddin’e ulaşamazsınız. İslami ideoloji ile öğretilmeye çalışılan Vâridât’a da. Bedreddin’in oluşturduğu toplumsal örgütlenme ona miras kalan bir anlayış üzerinde yükselmiştir. Yaşamın ‘karşı taraf’ta kurulduğu; önce ‘Metafizik Tanrı’ya, onunla birlikte o Tanrı’yı yüceleştiren ve ideolojisi sayan ‘Egemene’ karşı örgütlendiği ve bu örgütlü isyanın da Şeyh Bedreddin’e bağlandığı düşüncesindedir. Anadolu Bâtıniliği’nin Tanrı’ya isyanının tek bir felsefi yaratıcılıkla oluşmadığı fikrinde olan Korkmaz, bunu ; “Anadolu Bâtıniliği ‘tez-antitez-sentez’ olarak algıladığı ‘Tanrı-doğa-insan’ ilişkisini; Işık felsefesi kapsamında açıklar. Anadolu Bâtıniliği’nin tanrı tasarımı; hem Pythagoras’ın felsefe kuramına ve Platon’un ‘idea’ kuramına, bu kuram üzerine yapılandırılan Plotinos öğretisine ve Anselmus’un ‘varlıkbilimsel kanıt’ına, hem de Aristoteles’in ‘ilk neden kanıtı”na’ dayanır. Bedreddinilik olarak tanımladığımız felsefi oluşumu görmezden gelen araştırmaların aksine o Berdeddin’e don giydirerek ‘can’ veriyor. Bunu ise şöyle dile getiriyor; “Bâtıni inançla ‘kutsanmak’la birlikte bir ‘bilgelik felsefesi’, bir ‘bilgelik öğretisi’ ya da bir ‘halk sûfiliği’ olan Bedreddinilik, ‘düşünceyle nesnenin uygunluğunu’ hakikat olarak algıladı; ‘dünyayı dünyayla açıklama’ çabasına girdi. Can bedeli ödenerek yaşama geçirilen ‘Anadolu aydınlanması’na ‘nesnel ve toplumsal’ açılımlar getirdi. Getirdiği açılımlarla Bedreddinilik, tektanrıcı dinlerin şeriatından bir ‘özgürleşme hareketi’ olarak öne çıktı.” Felsefenin kendisini taçlandırdığı şey, bilincin yenilenmesine açabildiği diyalektik yoldur. Bunun Şeyh Bedreddin’de yansıyan boyutu bir ilk söz değildir. Ancak felsefi duruşu açısından İslam’a karşı duruşu açısından bir ilktir; “Bir ‘yaratma’ değil, bir ‘belirme’ söz konusudur. Her şey Tanrı’dır; demek ki ‘yaratan’ da ‘yaratılan’ da yoktur; sadece bir tanrısal ‘varlaşma’ vardır; maddesel dünya, tanrılık varlığın görünümüdür.” Bedreddin, ‘doğa ve Tanrı bir ve aynı şeydir’ derken de bu noktayı dile getirmektedir. Tüm doğa felsefecilerinin baktıkları ortak nokta. Metafizik algılayışa karşı durdukları ‘yaratıcı’ nokta. Bunun yalnız bir karşı duruş olmadığı Şeyh Bedreddin ve Bedreddini düşüncenin bütününde daha belirgindir. Bedreddin ara bir düşünceyle, dille konuşmaz. O matematiğin hesap diliyle değil, felsefenin tümevarımı ile konuşur. Bu nedenle önüne dikilen darağacındaki yüzü şiirleşmiştir, efsaneleşmiştir. Müritleri, yoldaşları ağıt yakmaya değil, dünyayı değiştirmeye yürümüştür; O’na göre, farklılıkların, çelişkilerin ve karşıtlıkların ortadan kalktığı mutlak varlık; ‘birlik’ olarak Tanrı, ‘çokluk’ olarak doğa ya da evrendi. Mutlak varlık madde ve ruh biçiminde ortaya çıkıyordu; bunları birbirinden ayırmak olanaksızdı; bunlar eş düzeydeydi. Bu nedenle kıyamet belirtileri olarak Deccal ya da Mehdi gelmeyecek, kıyamet kopmayacaktı; Cennet ve Cehennem dünyaya ilişkin simgelerdi. Kuran bağlamında ayetler de aynı durumdaydı.” Bu nedenle değil midir ki Şeyh Bedreddin; “Hak nesnelerle, varlıklarla, ötesinde insanlarla aynı yasalara tabidir” diyebiliyor ve E. Korkmaz bu felsefi dili yakalayabiliyor. Bundandır ki, Şeyh Bedreddin Hareketi; “Bedreddinilik, Melameti-Kalenderi altyapı üzerinde yapılanmış-biçimlenmiş, Babailik-Hurufilik-Bektaşilik belirleyici, siyasal istek ve dilekleri de kucaklayan tasavvufi bir harekettir. Doğal olarak bu hareket İslam, Hıristiyan ve Yahudi kökenli bâtıni-heterodoksi kimlikli ‘mağdur’ insanları, sınıfların, devletin ve özel mülkiyetin ‘uzağında’, doğrudan demokrasi temelli bir ‘eşitlik’ düzleminde toplayabilmiştir. ‘Eşitlikçi bir dünya cenneti’ yaratmak için, ‘Öbür-Dünya’yı ‘Bu-Dünya’ya taşıma, Cennet’i de Cehennem’i de ‘Bu-Dünya’da algılama, Cehennem yaratıcılarına karşı mücadele etme savlarıyla yaşama müdahale etmişlerdir. Bütün ezilen ve sömürülen Küçük Asya ve Balkan topluluklarının ortak yaratımı bir devrimle, bir yaratıcı isyanla sonuçlanmadı elbette. Ancak Sosyalizm tasarımını içinde çoğaltan, Bâtıni bir felsefi direngenlikle; “ölmeyecek olan bir rüyayı” insanlığa sunmuştur. Bedreddin ve Vâridât’ı Yeniden Okumak Esat Korkmaz’ın Şeyh Bedreddin Hareketi çerçevesinde hem Bâtıni tasarımı, hem de Anadolu’nun siyasal ve sosyal koşullarını özgün ve alternatif bir algılayış, ‘seziş’le yazması, bir felsefenin isyanıyla taşlanarak nasıl bir yol aldığını görmek açısından önemlidir. Bunu herkesin kendisine ödev edinmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Terminolojimize eklediği ve hep küçümseyerek başarısız ve olumsuz etken saydığımız Bâtıniliği; “Bâtınilik tarihi, devrimci geçmişimizin bilgisidir: Devrimci tarihsellik ise ‘geçmişin şimdileştirilmesi’dir. Devrimciler tarihlerine bireysel, ötesinde toplumsal ‘katılım’ sağlamak istiyorlarsa ‘geçmişi şimdinin bilincinde’ yoğurmaları gerekir. Ancak o zaman devrimci bilinç, henüz ‘gerçek olmayan gerçeğe’ uzanabilir, yani tarihi ‘aşabilir’”…. “Ancak tarihin bilincinde insan ‘kendini görebilir’; demek ki insan tarihe, ‘kendini bilmek’ için ‘yönelir’. O nedenle bilinç, ‘zorunlu’ olarak tarihseldir.” Tarih ve toplum bilincimizin pekiştirilmesi konusunda tekrar konuşmayı seçmek yerine kendi bilincini ortaya koyan Korkmaz, Aleviliğin yüzyıllardır biriktirdiği tarih fikrinin yalnızlaşmasını bu çalışma ile soyuttan maddi temellerine oturtuyor. Vâridât’ı yorumlamasına gelince, yüzün üzerinde konu başlığıyla ayırarak anlaşılmasını kolaylaştırdığı Vâridât’ın bir iki noktasını farklılığın anlaşılması için verebiliriz ancak. Çünkü Vâridât’ı silikleştirmeye yönelik görüşlerin nasıl alaşağı edildiğini görmek için satır aralarında kendiniz kaybolmak ve Bâtıni felsefenin yoğurmasıyla kendinizi yenileyerek kendiniz çıkmalısınız Vâridât’ın içinden. Bu dişe dokunur sözlerle yola çıkmadığını sadece, Aleviliğin aynı zamanda yaşamda bir karşılığı olduğunu, bu karşılığın tarihle yoğrulduğunu göreceksiniz. İki gözünüz olacak Vâridât karşısında, iki yüzünüz değil. Vâridât’tan; “Ahiret işlerinin, bilgisizlerin sandıkları gibi olmadığını bil. O işler gayb ve melekût âlemiyle ilgilidir; sıradan kimselerin sandıkları gibi şahadet âlemiyle değil” Bu düşüncenin yorum karşılığını E. Korkmaz şöyle veriyor; “Bedreddin felsefesinde/inancında ‘Ahiret’ ya da ‘Ahiret işleri’, ‘insanların öldükten sonra gittikleri inanılan, yaşadığımız dünyadan farklı yasaları olan yer ya da bu yerle ilgili işler’ anlamında değildir, yani Ortodoks bir anlam içermez” ve devamını okumak size kalıyor. Dilinizi aklınızı, hatta dininizi bozmak istemem, ancak Korkmaz okuyunca bazı şeyleri bir yana bırakacaksınız ne yazık ki. Yaşamınızı belirleyen ve korkular içinde edindiklerinizi, emir olarak addettiklerinizi sorgulamak önünüzde hedefe dönecek. Öğretilmiş olanı önce içinizde yıkacaksınız. Vâridât’tan; “Ey gerçek yolcusu(salik) umutsuzlanma, sen de bu korkulu yerlerden(berzah) aşar, bu ışığı elde edersin.” Korkmaz’ın yorumunu ve algılayışını şu sözlerle sonlayalım artık; “Bu Vâridât pragrafında Bedreddin, ‘umutsuzluğun umudun yiyeceği’ olduğunu, ‘umutsuzluğu’ lokma durumuna getirmesini bilenin ‘umudun karşıtı’na ‘mahkûm’ olamayacağını anlatır.” Çalışmasına bir de ek olarak sözlük koyan Korkmaz, Şeyh Bedreddin konusunda bir son nokta koyarken, aynı zamanda yeni sorular da gündeme getiriyor. Ancak bu sorular da, oluşturulan yanıtlarda bir dönemin kapanışıdır ve ilahi bir dünyanın sesinin de silinmesidir. Son sözden ‘son’ söz; “İsa Peygamber’in ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş. Bu yalandır. Bedreddin’in ölüsü, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, gögsün soluğu gibi dirilecek. Bunu bilirim işte…. Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir, diyoruz.
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|