'Politikacılar
mizah duyguları gelişkin insanlar olsaydı Dünya daha yaşanılır olurdu'

- Ayıptır sorması yaş kaç Can Bey?
Sorması biraz ayıp oldu evet.. Yok şaka, neredeyse 50
diyorum bu soruya.. 48 küsur..
- Nerede doğup büyüdünüz?
Bu sorunun cevabı biraz karışık.. Doğduğum yer belli,
Ankara.. Ama büyüme kısmı
biraz parçalara ayrılmış durumda. Babam subaydı ve o yüzden
birçok yerde büyüdüm. Ankara, Siirt, Diyarbakır, yine Ankara, Sivas vs..
- Çizmeye nasıl başladınız?
Çizmeye tabii ki elim kalem tutmaya başlayınca başladım,
bütün çocuklar gibi.. Elime kalem, önüme kağıt verildiğinde her çocuk gibi
karaladım. Gerçi babam fark etmiş belli bir yeteneğim olduğunu. Çünkü onun da
resmi iyidir ve ek olarak heykel yapardı. Halen de yapıyor. Yine de karikatüre
olan ilgim çok da erken başlamadı. Lisede Gırgır okumaya başlayınca ilgilenmeye
başladım. Resim herkes yapabilir ama karikatür için sadece iyi çizmek yetmiyor.
O ruhu ve espri yeteneğini de bulundurmanız gerekiyor. Gırgır Dergisi, hem ilk
politik bakışımı yerleştiren etkenlerden biriydi hem de kendimdeki karikatür
hevesini açığa çıkarmıştı.
- Gırgır'a mı götürdünüz ilk olarak işlerinizi?
Liseyi Bandırma'da okuyup bitirdim. Sonra Güzel Sanatlar
Akademisi Mimarlık bölümünü kazanıp İstanbul'a kesin dönüş yaptım.. Artık mizah
dergilerinin vatanındaydım. Üniversite 1. sınıftan itibaren iyice kafama
koymuştum bu işi. Gırgır Dergisi'nin Çiçeği Burnunda Karikatürcüler sisteminin
nasıl çalıştığını öğrendim. Haftada bir gün (Salı ya da pazartesiydi galiba)
karikatürcü olmak isteyen hevesli gençler dergiye gidiyor ve Oğuz Aral'ın
toplantılarına katılıyordu. Ben de öyle başladım. İlk çizgilerimi bu şekilde
piyasaya sürdüm. Amatörlük hayatımda sadece Gırgır'a götürdüm işlerimi. Çarşaf
gibi başka dergiler de vardı ama onlara gitmedim.

- Oğuz Aral'la muhabbetiniz var mıydı usta-çırak
bağlamında?
Oğuz Aral hemen herkesin bildiği gibi, sadece bir sanatçı
değil, hoca, yaşam koçu, hatta birçoğumuz için baba figürü gibiydi. Daha tıfıl
gençler olarak onun çevresinde olduğumuz için çok şanslıydık. Ama aynı zamanda
(şimdi saçma geliyor ama) çekinir ve korkardık. Gerçi bunda ciddi bir adam ve
büyük bir karizma sahibi olmasının da etkisi vardı. Sonradan kendisine de Huysuz
İhtiyar deyip bu isimle yazılar da yazdı zaten. Ancak, Oğuz Aral'ın eğitiminden,
hocalığından geçmiş hiç kimse şunu asla reddedemez. Oğuz Abi, başlı başına bir
meslek ve sanat devrimcisiydi. Karikatürün bilinen bütün yollarının dışında
bambaşka bir yol daha açmıştı. Bu anlamda üzerimizdeki etkisi ve hakkını asla
inkar edemeyiz… Mesleki ilişkimiz ise dediğin gibi tamamen usta çırak, alaylı
formatındaydı. Zaten, akademilerde resim ve çizgi bölümleri vardı ama karikatür
bölümü olmadığı için bir anlamda da Gırgır toplantıları karikatürün okuluydu..
Gırgır Dergisine kadrolu olarak girişimin ise şöyle ilginç
bir öyküsü vardır. Bir yıl kadar çiçeği burnunda olarak dışarıdan gidip
geldikten sonra, Oğuz Abi bendeki ilerlemeyi beğenmiş olacak ki, benim artık
sürekli dergiye gelmemi ve o havayı solumamı istedi. Bu, Gırgır Dergisi'ne
profesyonel olarak kabul edilmek demekti ve inanılmaz bir şeydi. İlk kez, amatör
toplantısı dışında o Cuma günü dergiye gidecektim. Çok heyecanlıydım. Bayram
çocuğu gibi Perşembe gününden hazırlandım. Çok zor uyudum… Ertesi sabah
uyandığımda ise sağdan soldan marş sesleri, Hasan Mutlucan türküleri ve Kenan
Evren konuşmaları geliyordu.. Şansa bak ki 12 eylüle denk gelmiştim… Sokağa bile
çıkamadım, çok bozulmuştum… Sokağa çıkma yasağı biter bitmez dergiye koştum…
- İlk köşenizin adı neydi?
İlk köşe çizişim çok sonralara, hatta Limon Dergisine
rastlar. Mimarlık okuyordum.
Ağır ve çok zaman gerektiren bir okuldu. Gırgır'a girdikten
sonra karikatür çizmek yerine daha çok espri bulmaya başladım. Benim bulduğum
esprileri başka usta çizerler çiziyordu. Benim çizgim henüz amatör sayılırdı.
Bir yandan geliştirmeye çalışıyordum ama okul zorluyordu. Oğuz Abi tabii ki çok
uğraştırıyordu. Esprilerim komikti ama başkası çizince o ruhu tam
yansıtamıyorlardı. Bazen tek karikatürler dışında genelde espri, çizgi hikaye
hatta uzun çizgi romanlar yazıyordum ama çizmiyordum… Sonra okul bitti, askere
gittim geldim. Kağıt üzerinde mimar olmuştum ama hiç yapmadım. Daha öğrenciyken
karikatür ve mizahı seçmiştim. İlk paramı da ondan kazandığım ve tabii ki çok da
sevdiğim için işim bu oldu… Askerden sonra artık daha çok uğraşmaya başladım.
Çizgim ilerledi. Oğuz Aral tam bana Gırgır'da bir köşe vermek istediğini
söylemişti ki, biz birkaç arkadaş ayrıldık. Limon Dergisi'ni çıkartmaya
başladık. Karikatürlerden oluşan ilk köşemin adı yoktu. Kendi adımla çıkıyordu…
Sonra o köşe içinden Hain Evlat Ökkeş doğdu ve bağımsızlığını ilan etti… Gel
zaman git zaman ise Terelelli Pictures adı doğdu…
- Absürdizmin ustası olarak kabul ediliyorsunuz.
Nedenini sizden öğrenebilir miyiz?
Limon Dergisi çok daha bağımsız, hesap vermeden ve
işlerimizi Oğuz Abi gibi bir figüre beğendirmek zorunda olmadan özgürce
çalıştığımız bir dergi oldu.. Tabii ki o özgürlük içinde tamamen kendi
istediklerimizi çizebilme imkanımız vardı ve bu da farklı tarzların çıkmasına
olanak sağladı. Ben kendi adıma o zamanlar isimlendiremediğim ama el yordamıyla
bulmaya çalıştığım, "saçmanın mantığı" üzerine bir üslup kurmaya çalışıyordum..
Kendime en yakın anlayışı kağıt üzerine geçirmek için bayağı bir sancı çektim..
Ama günün birinde izlediğim bir film birden o pencereyi açıverdi.. İşte bulmaya
çalıştığım şey buydu… Başkası bulmuştu ama olsun
J O filmin adı Top Secret'ti ve
absürd mizahın kült işlerinden biriydi… Biraz Top Secret'in bende açtığı yoldan,
biraz kendi yerel üslubumdan bir mix yaparak -eğer bir Can Barslan tarzı
oluşmuşsa- bunu sağlayan çizgime ulaştım… Tabii ki seneler içinde aynı kalmadı,
değişti, farklılaştı, saçmadan biraz daha mantık çizgisine geldi ama her zaman
beni en çok eğlendiren ve neşeyle çizmemi sağlayan, ve de üzerime yapışmasından
hiç de rahatsız olmadığım bir ifade biçimi oldu absürd…
- Çizginizi, tekniğinizi nasıl yorumluyorsunuz?
Özgünlüğü, diğerlerinden farkı nedir size göre?
Dediğim gibi sanatta olması gereken en önemli şey
özgünlüktür. Bu çooook zor bir şeydir ama olmazsa olmazdır. Yoksa, ne kadar
yetenekli olursanız olun, teknik usta olmaktan ve başkalarının benzeri olmaktan
kurtulamazsınız. Müzikte, edebiyatta, resimde, sinemada, karikatürde, sanatın
her dalında diğerlerinden bir adım önde olan her sanatçı, kendisine özgü
olabilenlerdir.. İmzasına bakılmadan, kimin tarafından yapıldığı belli olan
eserlerin sahipleridir gerçek sanatçılar… Ben eğer böyle bir farklılık
yaratabilmişsem tabii ki bazı nedenleri vardır. En önemlisi disiplindir bana
göre. Tabii ki bir yetenek de olmak zorundadır ama çalışma disiplininiz yoksa
yerinizde sayar, zaman içinde kaybolur gidersiniz… Başkalarından farklı olmak,
değişik bir çizgi yakalamak pek de planlayarak ve hesaplayarak olabilen bir şey
değil. Dediğim gibi, içten gelen bir şey ve daha da çok disiplinle çalışarak onu
geliştirmek…
- Sizin mizahı algılama biçiminiz, yorumlama şekliniz
nedir? Mizah nedir size göre?
Mizahı algılama biçimim, hayatın ve birey olabilmenin ta
kendisidir.. Sadece mizah ya da espri yapabilmekle ilgili bir şey değil. Onu
anlayabilmek, keyif almak ve takipçisi olmak da insan olabilmenin en belirli
ölçülerinden birisidir… hayata sadece mantık, sadece matematik, sadece zeka,
sadece siyaset, sadece din, sadece aşk, sadece vs. olarak bakmak hep eksik
kalmak demektir. Bütün bu kavramlarla biraz da alay edebilmek, biraz kafa
bulabilmek, biraz eğretilemek ve bu çok ciddi olma halini kırmak için mizah çok
gerekli ve çok da hayati bir şeydir bence… Bizim dışımızdaki durum ve kişilerden
önce kendimizi alaya alabilme yetisi olgun insan olmanın ilk koşuludur… Soruya
geri dönecek olursak, mizah komik bir şeyler yazmak ya da çizmekten çok öte,
insan olabilmek ve hayatın en güzel yerinde olabilmeyi sağlayan bir olgudur…

- Türkiye'de mizah en iyi nerede ve nasıl icra ediliyor?
Bence, Türkiye'deki mizah konusunda yıllardır değişmeyen
tek şey, en iyi ve amacına en uygun şekilde mizahın mizah dergilerinde
kullanıldığıdır. Zaten bu, biraz da eşyanın tabiatı gereğidir. Günlük gazeteler
ve hele televizyon kanallarında doğru ve zengin bir mizah yapılması asla mümkün
değildir. Belki zaman zaman iyi örnekler görülebilir ama reyting, tiraj,
siyaset, para, zeka vs gibi bir sürü kaygılar taşıyan büyük kartel medyalarında
mizahın özgürce kullanılması bir hayalden öteye gitmez. Kaikatüre dönersek,
İtalyanca karikare, yani saldırmak fiilinden gelen karikatür kavramı, bu
anlamıyla bile büyük ve güdümlü medyaları ürkütmeye yetmektedir. Bu nedenle, hem
komik hem politik tarafıyla mizahın ve karikatürün en özgürce kullanıldığı
alanlar, bağımsız mizah dergileri olagelmiştir… Tabii ki son dönemde ve gelecek
için de internet kullanımını yabana atmamak gerekir…
- Siyasetin mizahtan beslenmesi durumunda nasıl bir
tablo ortaya çıkardı?
Siyaset mi mizahı bozardı, yoksa mizah mı siyaseti
şenlendirirdi bilemem ama, ikinci seçenek olsaydı kesinlikle her şey çok daha
eğlenceli ve çok daha düzgün olurdu… Şundan kesinlikle eminim, eğer mümkün
olsaydı da politikacıları mizah ve espri duyguları gelişkin insanlardan
seçebilseydik dünya çok daha yaşanılası bir yer haline gelirdi…
- Bireysel olarak çizmenizdeki amaç nedir?
Çizmekteki amacımın ne olduğunu inan hiç düşünmedim… Derler
ya, bu bir yaşam biçimi diye.. Tabii ki öncelikle sevdiğim için çiziyorum..
Nerdeyse 30 yıldır karikatür çizerim ve bu sevgi hiç azalmadıysa, esas amaç bu
sevgidir diye düşünüyorum.. Komik çizgiler ve patates burunlu adamlarla kendini
ifade edebilmek çok güzel bir şey…
- Yıllardır LeMan'da 'Terelelli'yi ve 'Hain Evlat
Ökkeş'i çiziyorsunuz. Keza, L-Manyak'ta da 'Dedektif Sanlı'yı. Hiç sıkıldığınız
oldu mu bunca yıl içerisinde?
Bu biraz ikircikli bir mevzu… İnsan yıllardır aynı
karakterleri çizmekten tabii ki bir yandan sıkılabilir. Ama diğer yandan da o
çizdiğiniz tipler, karakterler giderek markalaşıyor, alışkanlık yaratıyor ve bir
anlamda sizin alamet-i farikanız haline geliyor. Ben bu konuda daha şanslı
olduğumu düşünüyorum. Sürekli çizdiğim karakterler dışında Terelelli Pictures
son derece özgür bir alan. O bir sayfada her türlü manyaklağı deneyebilme gibi
bir lüksüm var… Bu anlamda, sorduğun sorudaki Terelelli Pictures'i bunun dışında
tutuyorum, çünkü orası benim bu monotonluğu kırma alanım gibi bir şey… Eskiden
bir ara Hain Evlat Ökkeş'i çizmeyi bırakmıştım. Ömrünün dolduğunu düşünmüş,
belki de kendim sıkılmıştım.. Ancak çok fazla sordular bana.. Bir yıl kadar
sonra tekrar başladım.. Hain Evlat Ökkeş artık bir karakter olarak çok yerleşti
ve simge haline geldi.. Bu yüzden onu bitirmem biraz haksızlık diye düşünüyorum…
Ama her şeyi ben istersem çizerim, istemezsem çizmem sonuçta… Böyle bir
inisiyatifim var… Önce kendim keyif almalıyım ki, diğer insanlar da keyif
alsınlar… Çizer-karakter ilişkisi garip bir durumdur. Bazen başından atamadığın
sevgili gibisindir, bazen çizgi karakter senin bile önüne geçer… Hemen bir
anektod: Yıllar önce Limon Dergisi'nde benim yazdığım Ercüment Menemen diye bir
karakter vardı.. Türkçeyi doğru kullanamayan, yazar, şair, köşe yazarı bir tipti
bu.. Kendi imzamı kullanmadan yazıyordum… O dönem de kredi kartları yeni çıkıyor
ve bankalar bu konuda çeşitli promosyanlar yapıyordu. Bazı ünlü gazetecilere
ücretsiz kart yollamak gibi. Birgün Yapı Kredi bankasından Ercüment Menemen
adına bir zarf geldi. Açtım, içinden Ercüment Menemen'e hazırlanmış bir kredi
kartı çıktı. Ki o zaman henüz benim kredi kartım yoktu daha. Belki de bir hayali
karakter adına düzenlenmiş dünyadaki ilk ve tek kredi kartıydı. O kartı
senelerce sakladım, ama bir taşınma esnasında kaybettim, çok üzülürüm buna…
- Senaryo yazarlığınız da söz konusu değil mi? Neler
yaptınız bu alanda bugüne kadar?
Senaryo da yazdım evet… Ağırlıklı olmak üzere televizyon
dizileri yazdım.. Birkaç sahne show'u da var arada… Bunlardan çok fazla söz
etmeyi gerekli bulmuyorum. Sonuçta televizyona yapılan işler suya yazı yazmak
gibi. Kalıcı olmuyor ve daha çok ekonomik amaç taşıyor… Ama 92-93 yıllarında
Türkiye'de yazılmış ve çekilmiş ilk sit-com örneği olan ve TRT'de 120 bölüm
kadar yayınlanan Gülşen Abi benim en sevdiğim ve gururlandığım işlerden bir
tanesidir.. Şimdilerde yazıp bitirdiğim bir uzun metraj sinema senaryom var. Ona
yapımcı bulmaya uğraşıyorum… Umarım ilk sinema senaryom da böylece hayata geçer…
- Bir ara Radikal gazetesinde sinemayla ilgili yazılar
da karalıyordunuz. Sonra bir anda bitti…
Radikal Gazetesi'nde o zamanlar İstanbul Film Festivali
süresince yazmamı istemişlerdi. Sonra yazılar çok beğenilince sürekli hale
geldi… Ben de çok özenerek ve severek yazdım bütün Radikal yazılarını… Aslında
sinema hakkında bir otorite değilim. Benim oradaki yazılarım, filmlerden yola
çıkarak Türkiye'ye ve insanlara ait her şeyle ilgiliydi… Ama daha önce sorduğun,
o sıkılmakla ilgili soru var ya. Burada geçerli… Son dönemde rutinleştiğini
hissettim ve ara vermek istedim. Eğer yeni bir soluk ve üslup bulabilirsem ve
karşılıklı olarak da tekrar istersek belki yeniden başlayabilirim.. Belli mi
olur?.. Ama tabii ki Radikal ya da başka bir yerde yazmak için önce kendimi
hazır hissetmem ve o enerjiyi biriktirmem gerekiyor. Şu ara günlük ya da
haftalık düzenli yazılar yerine, senaryo ya da kitap yazmaya daha sıcak
bakıyorum.
- Fanatik Fenerbahçeli olduğunuz biliniyor. Her maça
gidiyor musunuz?
FF'yim doğru... Fanatik Fenerbahçeli
J … Tribün gruplarından çok güzel
arkadaşlıklarım var ve daha da artıyor. Fenerbahçe sayesinde aynı dilden
konuştuğumuz ve insanda stres yaratmayan bir sürü yeni dost edindim. Özelde
Fenerbahçe'yi, ama genel olarak futbolu ve bir takım tutmanın hayatta sağladığı
o rengi ve enerjiyi çok seviyorum. Takım tutmamayı bir tür sakatlık ve eksiklik
olarak görüyorum. Hayattaki önemli lezzetlerden birini tadamamak gibi acıklı
bulurum bunu. Teknik, taktik, kadro, federasyon, rakiplerin sataşmaları,
komplolar, futbol yazarları gibi sevmediğim ne varsa uzak durmaya çalışarak
sadece çimlerin üzerindeki sarı lacivert çubuklu'dan keyif almaya çalışıyorum…
Kombinem var, Şükrü Saraçoğlu'ndaki her maça gidiyorum tabii… Eğer denk düşerse
de deplasmanlara…
- Çizgi bittiği zaman ne yapmayı planlıyorsunuz?
Çizgi bitmez elbette. Seneler önce ben bazen bunu
düşünürdüm, çizilecek çizgi ve bulunacak espri biterse ne olur diye?.. Ama artık
biliyorum ki, asla bitmez. Ha, çizebileceğim yer bitebilir belki. Ama ben başka
bir iş yapsam da asıl mesleğim olarak gördüğüm karikatür çizmeye kendi kendime
devam ederim. Evde kendim çizer, kendim bakar, biriktiririm. İnternet sitesi
kurar orada çizerim… Yani elim ve kafam işlediği sürece bir şekilde çizmenin
yolunu bulurum…