|
Gülsen İşeri'nin Alevi-Forum dergisinde yayınlanan Mehmet Ali Alabora söyleşisini sizlere aktarıyoruz. Söyleşide Memoli ismiyle ünlenen oyuncu Mehmet Ali Alabora ile Gülsen İşeri, son filmi Eve Dönüş ve sanatçının katıldığı savaş karşıtı eylemlerle ilgili konuşuyor. Aktarıyoruz:
17 Mayıs 2007 16:48
| | | | | Mehmet Ali Alabora Söyleşisi? | OYUNCU MEHMET ALİ ALABORA: TÜRKİYE'DE VİCDANİ BİR SORUN VAR 12 Eylül 1980; çoğumuzun hafızasında yıkıcı tahribatlara yol açmış bir tarih. Tutaklamalar, işkenceler, göz altında kayıplar... Aradan 26 yıl geçmesine rağmen darbe yapanların yargılanmadığı, bir çok ülkede darbeciler yargılanırken Türkiye'de darbecilerin 'alkışlandığı' günümüz gerçeği. Ömer Uğur'un yazıp yönettiği Eve Dönüş filminin üzerinden çok zaman geçti ama bugün bu filmlerin yapılıyor olması darbeciler yargılanmasa bile bir umut olarak yazılıyor. Aslında bir anlamda gerçeğe ayna tutulmuş oluyor. Toplumsal duyarlılığıyla tanıdığımız Mehmet Ali Alabora “filmin senaryosunu okuduğumda çok heyecanladım” diyor. Aktivist bir genç olarak tanınan, sokaktaki eylemlerde ön saflarda yer alan biri Mehmet Ali Alabora. Kendi jenerasyonunda sivrilen bir sanatçı. Seçici, tiyatrocu anne, babanın tek oğlu. Eve Dönüş filminden sonra bir dizide görmeye başlamıştık Alabora'yı. O da uzun sürmeden yayından kaldırıldı. Karınca Yuvası adlı dizide sevimli baba Engin karakterindeydi. Şimdilerde ne mi yapıyor? İşte bizde bunu öğrenelim dedik ama sanırım 12 Eylül'ü konuşmak filmi konuşmak yerinde olacaktı.12 Eylül askeri darbenin sıradan insanlar üzerindeki etkisini anlatan filmde, Alabora suçsuz olduğu halde polislerden işkence gören ve politik olmayan sıradan bir işçiyi canlandırıyordu. Biz sorduk Mehmet Ali Alabora anlattı...  Fotoğraf: Gazete Kadıköy GÜLŞEN İŞERİ 'Eve Dönüş' filmiyle başlayacak olursak, aslında çok can yakıcı bir film. Bu filme dahil olmak sizi heyecanlandırdı mı? Tabii ki heyecanlandırdı. Senaryoyu ilk okuduğumda, “bu filmde ben oynamalıyım” dedim. Filmin anlattığı mesele bu isteğimde önemli bir etkendi, ama ben senaryoya önce senaryo olarak yaklaştım. Ortada iyi bir senaryo vardı. Bir film taslağı olarak senaryonun kendisi beni heyecanlandırdı. Bir de Ömer Uğur’un kendisine mesele ettiği konunun beni de yılardır rahatsız etmesi, beni filmin söylemine bağladı. Bütün bunlar birleşince heyecanlı bir süreç başlamış oldu. Ben o sahnelere baktığımda ve izlediğimde çok gerildim. Siz birebir yaşamış gibi olmasanız da bir etkileşim muhakkak olmuştur. Setten ayrıldıktan sonra neler hissettiniz? Setten ayrıldıktan sonra değil de set sırasında garip şeyler hissettim. Bir oyuncu olarak, “şu rolden şöyle etkilendim, bu rolden böyle etkilendim” diyen biri değilimdir. Benim için rol sete geçilirken giyilen “stop” denilince çıkarılan bir kostümdür. O kadar ki, ben “stop” ve “motor” arasında ya da başlamadan uzun uzun konsantrasyon çalışması yapan bir oyuncu da değilim. Ama ilk defa bu rolü oynarken, işkence sahnelerinde, normalde olmadığım kadar gergindim. Bu sadece sette olduğumuz süre içinde olsa da yorucu bir süreçti. Tabii ki işkence yaşamış birinin acılarını hissetmeniz imkansız. Ama sadece bir iç çamaşırı ile, eliniz kelepçeliyken, taşa oturduğunuzda gözlerinizi bağladıkları an, işkence görmüş birinin neler yaşamış olabileceği ile ilgili ufacık bir his oluşuyor içinizde, bu bile insanın gergin olmasına yetiyor. Bu role bürünürken destek aldığınız birileri oldu mu? Araştırdınız mı? Bu soruyu cevaplarken önceki soru ile ilişkili bir şey söylemek istiyorum. Filmden önce 78’liler Derneği Başkanı Celalettin Can’la görüştük. Celalettin Abi bana çok yol gösteren bir şey söyledi, sanırım bu o kadar etkili olmuş ki, işkence sahneleri çekilirken hissettiğim gerginliğin en önemli kaynağı oldu. Bana, “belki fiziksel şiddetten bile yıpratıcı olan, gözlerin bağlı durduğundaki atmosferdir” dedi. Çünkü gözleriniz bağlı olduğunda darbenin nereden geleceğini bilemiyorsunuz. Sanırım bu cümle bir istiare ile filmin cümlesi olabilir. Ayrıca başka tanıklardan yardım aldık. Bir de İnsan Hakları Vakfı yardımcı oldu. Hem bilgilerini hem de bazı dokümanlarını paylaştılar. İşkencenin, sadece bir role çalışarak bilinemeyecek etkileri var. Vakıftaki doktorlar hem fizyolojik, hem de psikolojik olan bu etkileri anlattılar. Örneğin sürekli paranoya hali ya da parmaklardaki işlevsizlik, kolların kalkmaması, şiddetli bel ağrıları gibi. İşkence ve sonrasından önce bir de filmin ilk bölümü için araştırma yapmak gerekti. Dönemle ilgili belgelere baktığınızda genelde politik bir bakış açısının hakim olduğunu görürsünüz. Oysa ilk bölümde gördüğümüz ana karakterlerimizin çoğu kendilerini günün politik hayatından soyutlamış kişiler. Bu anlamda o günlerin popüler kültürüne ilişkin anıları dinlemek, dönemin popüler dergilerine bakmak, filmlerini seyretmek çok yardımcı oldu. Şu dönem ki jenerasyonu düşündüğümüzde en politik olanısınız, yanlış mı düşünüyorum? Ya da şu dönem ki jenerasyon apolitik mi? Ben bu fikre katılmıyorum. Benden çok daha politik, benden genç ya da yaşıtım çok fazla kişi var. Örneğin ben Birgün gazetesinden çok fazla genç tanıyorum. Bugün dünyada çok genişlemiş bir savaş karşıtı ve kapitalist küreselleşme karşıtı hareket var. Türkiye’de de bu hareket çok etkili. Bu hareketin içinde olanların çoğu genç. Yani ben bir istisna değilim. Ayrıca, öyle dahi olsam, bence “istisnalar kaideyi bozar”. Yetiştiğim süreç içinde benim etrafımda hep böyle arkadaşlarım oldu. Ama bugünün gençliğini 30 yıl evvelinin diliyle anlamaya çalışırsanız o zaman “apolitik” gibi görünebilirler. Tabii ki bir genelleme yapmak sakıncalı olur. Yani ben bugünün gençliği “politik”tir dersem bu çok kapsayıcı bir genelleme olur. Ama aynı şekilde “gençler bugün apolitik” demek de bir çok varoluşa haksızlık demektir. Bu genellemeden de kaçınılmalı. Bir grup genç Kenan Evren’i tanımazken, büyük bir grup da YÖK’ü protesto ediyor, diğer bir grup özel hayatımızın sivilleşmesi için uğraşıyor. 12 Eylül'den anımsadıklarınız yada size anlattıklarında etkilendiğiniz bir durum var mı? Babamın, darbe yapan generallerin çıkarttığı, 1402 kanunu yüzünden Şehir Tiyatroları’ndan atılmasıyla bir buçuk yıl Rumelihisarı’nda balıkçılık yaparak evi geçindirmeye çalışması beni hem üzer hem mutlu eder. Çok tuhaf bir duygu bu. Küçükken babamın balıkçılık yaptığını bilmek çok hoşuma giderdi hala da hoşuma gider, ama bunun bir askeri darbe yüzünden olduğunu bilmek bana acı veriyor. Bunun dışında yıllardır 12 Eylül’le ilgili o kadar çok şey dinledim ki hangisinden söz edebilirim ki. Ben üç yaşındaydım, kişisel anılarım 1982 ile başlıyor, ancak o kadarını hatırlıyorum. Gazeteci olmanız duyarlılığınıza etki etmiş olabilir mi? Türkiye'nin bir çok yerini dolaştınız... Ben küçüklüğümden beri toplumsal meselelere ilgiliydim. Ama meslek hayatına 17 yaşında gazetecilikle başlamanın bende çok önemli etkileri oldu. Birçok toplumsal olaya göz tanıklığı ettim. Birçoğunu birinci ağızdan dinledim. Güneydoğu’da yoğun çatışmalar devam ederken oradaydım. Filistin’de gençler İsrail askerlerine taş atarken oradaydım. Aynı zamanda Cannes’da üstsüz kızlar şöhreti yakalamak için gazetecilere poz verirken de oradaydım. Üç yıl süren gazetecilik hayata başlamak için bulunmaz bir fırsat oldu benim için. Bütün bu birikim tabii ki duyarlılığımda etkili olmuştur. Ama tek nedeni değil… "Sanatçı olduğum için değil vicdani bir sorumluluk hissettiğim için bir şeylerin karşısındayım" diyorsunuz... Türkiye'de vicdani bir sorun olduğunu düşünüyor musunuz? Dünyada daha önceki dönemlerden farklı şeyler oluyor; hem tahakküm açısından, hem de tahakküme direnenler açısından. Türkiye’de vicdani sorunu olanlar tabii ki var. Ama ben yine genellemeden kaçınmayı tercih ederim. Hala Türkiye'de insanlar ölürken, hala f tipleri varken, hala işkence varken, ölüm orucu varken ve en önemlisi bir avukat ölüm orucundayken Türkiye Vicdanını sorgulamak zorunda değil mi? Ya da sanatçılar, yazarlar vs... Ömer Madra’nın Açık Radyo’daki bir konuşmasında Noam Chomsky’den yaptığı alıntıyı hatırlıyorum. Chomsky, Türkiye’de entelektüellerin, gazetecilerin, sanatçıların sürekli direnişlerini ne kadar takdir ettiğini söylemiş. Türkiye’de ben kendimi bildim bileli, kitaplar yasaklanır, gazeteciler, entelektüeller, sanatçılar yargılanır, kimi zaman hüküm giyer. Bugün hala devam eden yüzden fazla dava var. Bu “hala…”nın devamına birçok şey eklenebilir, “hala kızlar başörtüleri ile üniversitelere alınmazken…”, “hala vicdani ret hakkı tanınmazken…” , “hala çatışmalar devam ederken…” ve daha onlarca şey… Ama bu mücadele olmadığı anlamına gelmez. Bu “hala…”larla ilgili şu an yargılanmakta olan o kadar çok kişi var ki… Hakkınızda hiç dava açıldı mı? Evet. 26 Ocak 2003’de Beyazıt Meydanı’nda yaptığımız kitlesel basın açıklamasından dolayı açılmıştı, o dava düştü. Bir de15 Şubat 2003’de Kadıköy’deki mitingle ilgili soruşturma başlatılmıştı dava açılmadı. Elbette ki 60'lı, 70'li ve 80'li yılların yaşandığı dönem itibariyle farkı var. 70'li yıllarda yüz binler sokaktayken bugün yok. Bugüne ve dünü keskin çizgilerle sizce ne ayırıyor? Tarih daha önce hiç 15 Şubat 2003’de ki gibi bir kitlesel eylem görmedi. Yani bir savaşın adı geçerken, daha başlamamışken milyonlarca insan dünyanın birçok kentinde aynı anda sokağa döküldü. Bizim, Türkiye’de o dönem içinde görebildiğimiz en kitlesel eylem ise 1 Mart 2003’deydi. Ankara Sıhhiye Meydanı’nda yüz bin kişi vardı. Ve o gün Irak’a asker göndermekle ilgili tezkere meclisten geçmedi. Dünyanın diğer kentleri ile karşılaştırıldığında bizde sokağa çıkanların sayısı az görünebilir. Ama ben Türkiye’yi dünyadan ayrı bir yer gibi görmüyorum. Dünyada küreselleşme karşıtı hareket 1999’da Seattle’da ilk kez kendini eylemsel olarak gösterdi. Bizim buna eklemlenmemiz 2002 yılının Aralık ayında oldu. Dolayısıyla 15 Şubat 2003 hepimize aittir. Türkiye’de sokakta daha az insan olması kendimizi dünyadan soyutlamamızı gerektirmez. Daha önce dünya hiç böyle bir sivil tepki göstermemişti. Ama burada önemli olan sayılar değil. Yani “bakın 70’de bu kadar kişi vardı, şimdi bu kadar var” gibi karşılaştırma bence bir işe yaramaz. Bugün olup biteninin kendi varoluşuna bakmak gerekir. Bir varoluşun bizatihi kendisini anlamayabilmek için de karşılaştırılamazlığını bilmek gerekir. Dünyada daha önce-en azından benim bildiğim kadarıyla- hiçbir dönemde herkes bu kadar her şeyin farkında olmamıştı. Bugün kime sorarsanız sorun dünyada olup bitenlerle ilgili, tahakkümün söylemesini istediği şeyleri söylemeyecektir. “Bu neden eyleme dönüşmüyor” diye sorulabilir. Bence dönüşüyor, dünya sürekli eylem içinde, örneğin acaba şu anda İstanbul’da bu meselelerle ilgili kaç panel, kaç söyleşi, kaç eylem, kaç dava vardır? Eski dille düşünmekte ısrar edenlerin zihninde “peki sonuçta ne olacak” sorusunun sürekli durduğunu biliyorum. Peki şu anda ne oluyor? Biz röportajı yaparken bile ne oluyor? Bugüne ait olumsuz yargıların ve daha önce ile karşılaştırma zorunluluğu bu röportajın kendi oluşuna, olagelişine haksızlık değil mi? Hem yapan, hem de cevap veren açısından… KAYNAK: Gülsen İşeri - Mehmet Ali Alabora'yla Söyleşi, Alevi-Forum Dergisi 2. Sayı
(BG Editör: admin)
ÇOK ÖNEMLİ UYARI: Sitemizde yayınlanan tüm yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Herhangi bir başvuruda, bu yorumları yazanlara dair her türlü bilgi, adli mercilere ulaştırılacak, gerekli hukuki önlemlerin
alınmasına yardımcı olunacaktır. Editörlerimiz; hukuk veya ahlak dışı mesajları yayından kaldırabilir; sorumluların
saklı tutulan bilgilerini hukuk danışmanı aracılığıyla adli kurumlara iletir.
Haber Yorumları (1 adet)
Misafir: ayşenur
|
|
aşkım
|
| aşkım çok fazla kadınla görmek istemiyorum seni çooooooooooooooooooooookkkkkkk seviyorum ALLAH BİZİ birgün karşılaştırsın rollerinde başarılar seni çok seviyorum aşkımmmm |
| 06.01.2009 18:07:51 |
|