|
11 Mart 2007 06:55
Farklı olmanın bedelini, en ağır halleriyle ödemişti. Onun ölümü on binleri sokağa dökmüş, bir isyan havasına dönüşmüştü. Oysa ki bu isyan ateşini, biz yüreğimizde kim bilir kaç yüzyıldır taşıyorduk. Farklı olmanın en ağır bedellerini yaşamamıza rağmen, vazgeçemediğimiz bu topraklarda, inadına yaşıyorduk. 12 Mart 1995, Alevilerin çoğunlukta yaşadığı Gazi mahallesinde; 3 kahvehane, 1 işyeri taranmıştı. 1 Alevi dedesi ölmüş, 30 kişi yaralanmıştı. Yaşanan trajedi karşısında, halk sokağa dökülünce, emniyet güçleri tarafından halkı dağıtmak amaçlı açıldığı belirtilen ateş sonucunda, 1 kişinin daha ölmüştü. Halk ile polis arasında ki sürtüşme çatışmaya dönüşmüş, 15 kişi daha hayatını kaybetmişti. İstanbul da çoğunlukta olan Alevi mahalleleri, bir çığ gibi yollara dökülmüş, bu katliamlara bir isyan ateşi olmuşlardı. 15 Mart 1995, Alevilerin çoğunlukta yaşadığı 1 Mayıs mahallesinde; genç, yaşlı, kadın, çocuk demeden herkes sokaklara dökülmüş, acılı yürekleriyle “yeter artık” diyordu. İsyan susturulmalıydı! Halkın üstüne yağmur gibi yağdırılan kurşunlarla, 5 canımızı daha kaybetmiştik ve sayısı net bilinmeyen, onlarca kurşun yarası almış canımız yerlerde yatıyordu. Olaylardan sonra yapılan otopsi raporunda; ölen 17 kişiden, 7 sinin polis kurşunlarıyla öldürüldüğü belirleniyordu. Olaylarda ölen 21 kişiden sadece 7 si, olay yerinde görevli olan polis kurşunuyla öldürülmüştü. Peki olay yerinde ölen, diğer 14 kişiyi kim öldürmüştü? Gaziosmanpaşa savcılığı olayla ilgili fezlekeyi, Eyüp başsavcılığına iletmiş, 20 polis hakkında “ Faili belli olmayan adam öldürme” iddiasıyla dava açılmıştı. Eyüp ağır ceza mahkemesinde yapılan davanın ilk duruşmasında, öldürülen ailelere söz hakkı verilmeden, davanın durdurulmasına karar verilmiş, Eyüp ağır ceza mahkemesi “kamu güvenliğinin sağlanamayacağını” gerekçe gösterilerek, dava olay yerinden binlerce km uzaklıkta olan Trabzon’a gönderilmişti. Trabzon ağır ceza mahkemesi başkanı Hüseyin İmamoğlu; “ Akrabalarının dağda öldürülmesini bahane ederek, polislerin tarafını tuttuğunu” belirterek davadan çekiliyordu. Akrabalarının dağda öldürülmesiyle, polislerin Alevileri öldürmesi arasında nasıl bir bağ kurulmuştu? Trabzon ağır ceza mahkemesinde yapılan 31 duruşmayla, 5 yıl süren dava karara bağlanmıştı. Yargılanan 2 polis memurundan; Adem Albayrak 4 kişiyi öldürmekten 6 yıl 8 ay, Mehmet Gündoğan 2 kişiyi öldürmekten 3 yıl 9 ay cezaya mahkum edilirken, diğer 18 polis serbest bırakılıyordu. Daha sonra Yargıtay; Albayrak ve Gündoğdu hakkında verilen kararı “ Haklarında adam öldürme ile ilgili net bir açığın olmadığı” gerekçesiyle bozup, Albayrak ve Gündoğdu ya 4 yıl 32 ay hapis cezası verdi. Ailelerin sonuca itiraz edip, AHİM e(Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) başvurması üzerine, Gazi ve 1 Mayıs mahallelerinde öldürülen kişilerin ailelerine tazminat ödenmesi kararıyla, dava sonuçlandı. 1995 yılı başbakanı Tansu Çiller susurluk olaylarının üzerine, “Bu devlet için kurşunu atanda, kurşunu yiyende sereflidir” aciklamasi yapmisti. 2007 yılı başbakanı Recep Tayip Erdoğan da Hrant Dink katliamı üzerine “ Derin devlet vardır, bunu minimize etmek gerek” aciklamasi yapiyordu. İki farklı başbakan’ın, farklı zamanlarda yaptıkları açıklamalar, birbirini tamamlar nitelikteydi. Aynı aktörlerin ve aynı merkezlerin seçilmesi, sadece bir tesadüf müydü? Yoksa yine tesadüfler ülkesi iş başında mıydı? Bilemiyoruz...
ÇOK ÖNEMLİ UYARI: Sitemizde yayınlanan tüm yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Herhangi bir başvuruda, bu yorumları yazanlara dair her türlü bilgi, adli mercilere ulaştırılacak, gerekli hukuki önlemlerin
alınmasına yardımcı olunacaktır. Editörlerimiz; hukuk veya ahlak dışı mesajları yayından kaldırabilir; sorumluların
saklı tutulan bilgilerini hukuk danışmanı aracılığıyla adli kurumlara iletir.
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|